Gönderen Konu: Hikayeler  (Okunma sayısı 2516 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

22 Haziran 2015, 23:47:27Yanıtla #110

Çevrimdışı hakanatik01

  • eTüccar Puanı: (21)
  • Forum Müdavimi
  • *****
  • İleti: 13.628
  • Cinsiyet: Bay
  • Srebrenitsa
  • Beğeni: +5547
Ynt: Hikayeler
« Yanıtla #110 : 22 Haziran 2015, 23:47:27 »
+5
Atam Fatih gibi şunu yaptım bunu yaptım diyenlere gelsin bir aynaya baksınlar bakalım ne kadar benziyorlar  (hydr)

Fatih Sultan Mehmet Vasiyetnamesi
Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde vakf-ı sahih eylerim.

Şöyle ki:
Bu gayri menkulâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim.
Bunlar ki, ellerinde bir kab içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklarda tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökerler ki, yevmiye 2O’şer akçe alsınlar.

Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasbeyledim.
Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilâ-istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifayâb olalar. Orada mümkün değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldırarak orada şifa bulduralar.

Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah ehl-i erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda dağlara ve ormanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.
Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeğe veya almaya bizatihi kendüleri gelmeyüp, yemekleri güneşin loş karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle…


Rahmetli Demirel'in yaşadığ bir olayda aklıma gelmedi değil bunlara(tüm siyasetçilere) onuda demek lazım :)
Demirel Bir gün miting meydanında konuşuyordu. 
"Size ne yapmadım ki. Kopruler, barajlar, yollar.. "
Kalabalıktan biri bağırdı:  "Babayın parasıyla mı yaptın?"    (spk)
ya rab bir hilal uğruna ne güneşler batıyor

Sponsor Linkleri
     

06 Eylül 2015, 04:55:05Yanıtla #111

Çevrimdışı Coulers79

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (6)
  • Forum Müdavimi
  • *
  • İleti: 6.941
  • Beğeni: +4714
Allahü Tealayı Bilir misin?
« Yanıtla #111 : 06 Eylül 2015, 04:55:05 »
+4
   Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Cenâb-ı Hakk’ın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâ'yı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve:
-Evlâdım, Allahü teâlâ'yı bilir misin? buyurdu.
   Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.
-Hak teâlâ'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâ'dan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâ'yı, böylece bildim.
-Allahü teâlâ'yı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allah'ın elbette kullarına benzemeyeceğini anladım.
   Abdullah bin Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? diye sordu.
   Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.
-Bunlar nelerdir? Ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalp verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti için eyledi ki, bu kalp ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek için eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeyi, O'ndan bahsetmeyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
   Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.

04 Ekim 2015, 20:37:40Yanıtla #112

Çevrimdışı Coulers79

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (6)
  • Forum Müdavimi
  • *
  • İleti: 6.941
  • Beğeni: +4714
Kimsin sen?
« Yanıtla #112 : 04 Ekim 2015, 20:37:40 »
+4
Kalabalık bir uçak rötar yaptı. Tek bir görevli oldukça uzun bir kuyruktaki yolcuların uçuşlarını tekrar düzenliyordu.

Aniden oldukça kızgın bir yolcu diğer bekleyenleri yararak geldi. Biletini masaya koydu "Ben birinci sınıf yolcuyum ve bu uçakta olmalıyım." dedi.

Görevli yanıtladı: "Üzgünüm efendim size yardımcı olmaktan mutluluk duyarım ancak öncelikle bekleyenlere yardımcı oluyorum.
Onların ardından sizinkine bakabilirim."

Yolcu ikna olmadı. Yüksek sesle herkesin duyabileceği bir şekilde bağırdı, " SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?"

Görevli gülümsedi, sakince mikrofonu aldı. Sesi tüm terminale verdi:

"Lütfen dikkat? Burada, 12. kapıda bir yolcumuz var ve ''KİM OLDUĞUNU BİLMİYOR.'' Eğer kim olduğunu bilen varsa lütfen 12. kapıya gelsin."
« Son Düzenleme: 30 Ocak 2016, 00:53:20 Gönderen: Coulers79 »

18 Ekim 2015, 17:43:11Yanıtla #113

Çevrimdışı Coulers79

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (6)
  • Forum Müdavimi
  • *
  • İleti: 6.941
  • Beğeni: +4714
Bir Türkü Öyküsü
« Yanıtla #113 : 18 Ekim 2015, 17:43:11 »
+3
              Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz  (str)  Bu Türkü Onun İçin Yakıldı

     Sandıkçı Şükrü kalabalıktan hoşlanmayan kendi halinde biriydi. Bir düğünde kardeşi vurulunca katili kovalayıp aynı akıbete uğrattı. Anadolu insanının haksızlık karşısındaki duruşunu anlatır, halk kahramanlarının hikayeleri. Bu topraklardaki milletler; yiğitlik ve iyilikseverliği destanlaşan nicelerinin içselleştirilmiş yaşamlarıyla doludur. Zalimin karşısında mazlumdan yana tavır alışları anlatan bu halk hikayeleri, özgürlük mücadelesinin sembolüdür aynı zamanda. Yiğitlik ve dostluk örnekleri hikayeci aşıkların coşku dolu türküleriyle ulaşır ve özümsetilir topluma. Karadeniz Bölgesi’nde de dilden dile gönülden gönüle akar durur. İşte bunlardan biri de Sandıkçı Şükrü’nün öyküsüdür.
     Rize'nin Portakallık (eski adı Haldoz) mahallesi sakinleri şamatalı bir güne daha başlamıştır. Her hafta bir düğün vardı, mevsimiydi zira. Haldoz’da her şey yolundadır, büyük bir ziyafet vardır ve oradan oraya taşınır tepsiler. Orta yaşlardaki Sandıkçı Şükrü, kalabalığı pek sevmemediği için yerine kardeşini göndermiştir. Dükkânda oturmuş kafa dinlemektedir. Pencereden görür ki, bir çocuk mekana doğru koşmaktadır. Kapıda karşılar, nefes nefesedir. Sakinleşmesini bekler. Nefesleri düzene girince, “Kan ter içinde kalmışsın velet. Anlat hele ne oldu?” diye sorar. Korku dolu gözlerle kendine bakan çocuktan, “Kardeşin… Bıçakladılar onu! Karnından işte… Koş Ağabey!” cevabını duyar.
     Bir çırpıda olay yerindedir, kardeşi kanlar içindedir. Adeta aklı başından uçmuştur Şükrü’nün. Haykırır: “Kim yaptı bunu? Nasıl kıyabildi!” Gözler, Abdi Ağa’nın evini işaret etmektedir. Kan beyne sıçramıştır, koruma engelini de aşarak eve dalar: “Abdi Ağa! Çık karşıma! Erkekçe öl Abdi Ağa!” Abdi Ağa bahçe duvarından atlayıp kaçar. O peşine düşer, köy meydanında yetişir. Kulaklar Şükrü’nün bağırışıyla irkilir: “Abdi Ağa! Yüzünü dön Abdi Ağa. Arkadan vuranlar, kaçarken vurulanlar, kalleştir.” Hemen ardından iki el silah sesi yankılanır. Abdi Ağa’nın koca vücudu kana bulanmış halde yere serilmiştir. Jandarmalar Şükrü’yü tutuklar. Sinop Cezaevi’nin yolu gözükmüştür.
     Sandıkçı’nın karısı Fadime’ye göz koyan Rüstem Ağa için gün doğmuştur. Kadın borç erzak isteyince fırsat bilerek evlenmeye zorlar. Hayır yanıtı üzerine zorbalaşır. Olan bitenden haberdar olur olmaz arkadaşlarıyla hapisten kaçar Şükrü. Gerisi çoğu kişinin bildiği ve mırıldandığı “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” adlı eserin sözleri gibidir. Sandıkçı Şükrü Sinop Cezaevi’nden firar edebilen ender hükümlülerdendir. Sığındığı dağlardan inerek ilkin Fadime’yi rahat bırakmayan Rüstem Ağayı vurur. Jandarma günlerce iz sürer ama izine dahi rastlayamaz. Yöredeki dağlar Şükrü’ye avucunun içi gibidir. Güvenlik kuvvetleri takibi kesince çete kurar. Öyle bildiğiniz kötü çetelerden değildir onun ki. Mazluma asla zulmetmez. Fakirin ekmeğine katiyen dokunmaz. Tek düşmanı para ve gücüne yaslanan zalimlerdir.
     Sandıkçı Şükrü’nün türküsünde adı zikredilen Perilizade zengin bir şahıstır. Tarlasında yetiştirdiği ürünlerden yoksullara da dağıtması için haber iletir Sandıkçı. Tehdit savurmuştur alenen, Perilizade oralı olmaz. Şükrü ürünleri adamlarına toplattırıp fakir ve yaşlılara verdirir. Kimin başı sıkışsa, bir haksızlığa uğrasa Sandıkçı Şükrü’ye başvuruyordur. En acizler bile kapısında paşaymış gibi ağırlanır ve korunur. Ahâli sürekli onu evine, ocağına çağırır. Urusba köylüleri, aralarında üç kişi seçip ellerinde erzak ve hediyelerle Sandıkçı’ya gönderir. Onları kıramaz, birlikte köye inerler. Bir kahvehanede oturulur, çay eşliğinde hatıralar dillendirilir. Çocuklar bile yiğidi görebilmek için pencerelere yapışır. Böyle bir ziyarette, köyün zenginlerinden biri onu Jandarmaya gammazlar. Mekanın etrafı sarılır: “Etrafın sarıldı. Teslim ol, kan çıkmasın!” Şükrü silahına davranır. Kıran kırana çatışırlar.  Adamlarına askere isabet ettirmemelerini söyler Şükrü. Kan dökülmeden uzaklaşabilmeyi amaçlamaktadır. Hapse düşerse Fadime’si kolsuz ve kanatsız kalacaktır.
     Pencere camını kırarak dışarı atlar. Çatışa çatışa sağ kalan arkadaşıyla birlikte dağlara doğru at sürer. Bundan böyle oralarda barınamayacağını anlar ve Trabzon’un Of ilçesine gider. Trabzon Valisi Kadir Paşa otoritesini sarsılacağını düşünür ve 500 süvariyi Sandıkçı’nın üzerine yollar. Şükrü’yü tanıyan kolcu başı Varilcioğlu Sadık da yanlarındadır. Aynen türküde de söylendiği gibi; Sandıkçı Şükrü, Of’un İkizdere köyündeki Sanlı Mezrası’nda yaşlı bir kadının evindedir. İhbar sonrası çevresi atlılarla kuşatılır: “Sandıkçı Şükrü! Gel, teslim ol, öldürülmeyeceksin. Ben Varilcioğlu, söz veriyorum!” Şükrü, bu sesi tanır. Varilcioğlu’nu vakti zamanında birkaç serserinin elinden alıp hayatını kurtarmıştır. Yalnızdır, direnecek gücü yoktur. Elleri havada dışarı çıkar, tutuklanır.
     Süvariler arkada, Sandıkçı önde yola koyulurlar. Köyün çıkışına varıldığında silah sesleri göğü deler. Namludan çıkan iki kurşun, Sandıkçı’nın sırtına saplanır. Silahı Varilcioğlu ateşlemiştir. Kendini ölümden kurtaran yiğidi, para karşılığı kurşunlamıştır. Sandıkçı, iki mermi yemiştir fakat hala ayaktadır. Fazla dayanamaz yıkılır, yüzü topraktadır artık. Abdi Ağa gibi arkadan vurulmuştur. Bir farkla, ‘Mertçe’. O topraklar, Sandıkçı Şükrü’nün sözünü hiç unutmadı. Adı hep yaşatıldı. Yöre halkı, çocuklarını onun hikayeleriyle büyüttü. Adına nice türküler yazıldı.

     Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz

               Sene 1341 nefsime uydum
     Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
               Katil defterine adımı koydum
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Sen üzülme anam dertlerim çoktur
     Çektiğin çilenin hesabı yoktur
               Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Çok zamandır çektim kahrı zindanı
     Bize de mesken oldu Sinop’un hanı
               Firar etmeyilen buldum amanı
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Sinop kalesinden uçtum denize
     Tam üç gün üç gece göründü Rize
               Karşıki dağlardan gel oldu bize
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Bir yanımı sardı müfreze kolu
     Bir yanımı sardı Varilcioğlu
               Beşyüz atlı ile kestiler yolu
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz..

          Sandıkçı Şükrü Destanı

          Sene bin üçyüz yirmi tamam
          Rize şehrinde okundu ferman
          Dünyada kimseye kalmadı iman
          Bu fani dünyaya itibar olmaz.

     Mahfume sebebdur Perilizade
     Yapmadı tapuyu düştü inade
     Görende paşayı uğrar feryade
     Korkusundan çünkü dermanı olmaz.
 
          Mutasarrif paşa gazaba geldi
          Yaktı kayığımı ciğerim deldi
          Ol saat bilun sandıkçı geldi
          Görünce ateşi aklum oynadı
          Ciğerum tutuşti aklum oynadı.

     Kale yokuşunda sipere yattum
     Hükümete şehre çok tüfek attum
     Tatlı yemeğume zehiri kattum
     Zulumsuz eşkıya tövbekar olmaz.

          Ağlama validem ettuğum çoktur
          Yiğitlik namında eksuğum yoktur
          Senden kayır beni acıyan toktur
          Yaktuğum canların hesabı yoktur..
« Son Düzenleme: 18 Ekim 2015, 20:01:54 Gönderen: Coulers79 »

29 Ocak 2016, 03:25:19Yanıtla #114

Çevrimdışı Coulers79

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (6)
  • Forum Müdavimi
  • *
  • İleti: 6.941
  • Beğeni: +4714
Hikayeler - Kral Arthur
« Yanıtla #114 : 29 Ocak 2016, 03:25:19 »
+3
     Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri bir dizi ortaçağ öyküsünün kahramanlarıdır. Bu öykülerin oldukça ünlü olmasına karşın, Kral Arthur'un gerçekte kim olduğu bilinmez. Günümüzde tarih yazarlarının çoğu, Arthur'un MS 500'lerde İngiltere'deki kabilelerden birinin başkanı olduğu görüşündedir. Kral Arthur'un Sakson istilacılara karşı çok büyük bir orduyu yönettiği sanılmaktadır. 8. yüzyılda yaşayan ilk Galli tarihçilerden Nennius, Arthur'dan söz eden ilk yazardır. Arthur'un savaştığı Saksonlar, çoğunlukla İskandinav ülkelerinden ve Almanya'dan geldiler. Birbirini izleyen Sakson grupları, Kuzey Denizi'ni geçip, İngiltere'ye giderek Britonlar'a saldırdılar ve bu topraklarda yerleştiler. Saksonlar'dan kaçan Briton ve Kelt gruplarının bir bölümü İngiltere'nin batı ve güneybatısındaki, bugün Galler ve Cornwall olarak bilinen bölgeye, ötekilerse Manş Denizi'ni geçerek Fransa'nın Bretanya bölgesine yerleştiler. Galler, Cornwall ve Britanya'da Arthur hayranlıkla anıldığı için onunla ilgili öyküler kuşaktan kuşağa geçti. Her öykü, bir öncekinden daha olağanüstüydü. Sonunda, Arthur gelmiş geçmiş en büyük kahraman durumuna geldi; birçok yiğit şövalyenin karşısında saygıyla eğildiği büyük ve iyi bir kral olarak tarihe geçti.
     Arthur'un şatosu Camelot'un nerede olduğu hâlâ bir gizdir. İngiltere'de Camelot'un bulunduğu yer olduğu ileri sürülen altı değişik yöre vardır. Günümüzde Arthur'un kim olduğu ya da nerede yaşadığından çok İngiltere, Fransa ve hatta Almanya'daki köklü Kral Arthur öyküleri geleneği önem taşır. Nennius'un Arthur'dan ilk kez söz etmesinden sonraki 400 yıl boyunca Arthur hakkında başka bir şey yazılmadı. 12. yüzyılda Kral Arthur'la ilgili öyküler yaygınlaştı. İlk öyküler Latince yazılmıştı. Ama hemen sonra, ingiliz ve Fransız şairler, şiirlerinde Arthur'la ilgili öykülerden yararlandılar. 15. yüzyılda ingiliz yazar Thomas Malory, Arthur öykülerinin büyük bir bölümünü Arthur'un Ölümü (Morte d'Arthur; 1485) adlı kitabında topladı. 1948'de Türkçe'si de yayımlanan bu kitap, başlığının Fransızca olmasına karşın, İngilizce olarak kaleme alınmıştı ve 1485'te matbaada basılmış ilk İngilizce kitaplardan biriydi. 19. yüzyılda birçok insan ortaçağa ilgi duymaya başladı. Bir grup ünlü İngiliz şairi kendilerine göre yeniden yazdıkları Arthur öykülerinde Malory'nin kitabından esinlendiler. Bunların içinde belki de en çok tanınanı, Lord Alfred Tennyson'un The Idylls of the King (1859; "Kral Manzumeleri") adlı yapıtıdır. Alman besteci Richard Wagner de Arthur efsanelerinin kahramanlarını konu alan operalar yazdı. Parsifal, Tristram ve Isolde ile Lohengrin bunlar arasındadır. Kral Arthur'la ilgili çok sayıda çocuk kitabı da yazılmıştır.

     Kral Arthur Efsanesi
     Efsaneye göre Arthur henüz çocuk yaştayken Britonlar'ın kralı oldu. Babası Kral Uther Pendragon öldüğünde, şövalyeler kiliseye giderek, yeni bir kral bulmalarına yardımcı olması için Tanrı'ya yalvardılar. Kiliseden çıktıklarında kilise bahçesinde kocaman bir kaya gördüler ve kaya saplanmış bir kılıç vardı. Üzerinde altın harflerle kılıcı kim çekebilirse, onun kral olacağı yazılıydı. Bütün şövalyeler denedi, ama hiçbiri kılıcı yerinden kıpırdatamadı. Aylar sonra Kral'ın oğlu olduğunu sadece Merlin'in bildiği Arthur saplı olan kılıcı çekip çıkardı. Şövalyeler önce, henüz çocuk olan birinin kral olmasını istemediler. Ama Arthur bu efsanevi kılıcı kullanabilen tek kişi olduğu için kral oldu. Arthur daha sonra, İrlandalılar'ı yenmesi için yardım ettiği Carmalide kralının kızı Guinevere'yle evlendi. Arthur'un öğretmeni ve danışmanı, sihirbaz Merlin'in yaptığı yuvarlak masada her şövalyenin yeri vardı. Masa yuvarlak olduğu için hepsi eşit konumdaydı. En ünlü şövalyeler Sir Lancelot, Sir Gavvain, Sir Tristram, Sir Galahad ve Sir Perceval idi. Şövalyeler Camelot'tan çıkıp birçok serüvene at koşturdular; kötü şövalyeleri öldürüp, birçok güzel prensesi kurtardılar.
     Sir Lancelot şövalyelerin en güçlüsüydü. Kral Arthur'u kendisine başkaldıran yeğeni Sir Mordred öldürdü. Savaşta yenilen Mordred ölürken Arthur'u başından kılıçla yaraladı. Arthur kendisinin de ölmek üzere olduğunu biliyordu. Sihirli kılıcını göle atması için Sir Bedivere'e verdi. Gölün kraliçesinin Athur'a vermiş olduğu bu kılıç Arthur ölünce geri verilecekti. Sir Bedivere bu güzel kılıcı atmak istemedi, sakladı. Ama Arthur Sir Bedivere'i tekrar tekrar göle gönderdi. Üçüncüsünde Sir Bedivere kılıcı göle attı. Sudan bir el çıkıp, kılıcı yakaladı ve havada üç kez salladı. Sonra kılıç suda kayboldu. Bundan sonra siyah başlıklar giymiş üç peri kraliçesi Arthur'u almak için kayıkla geldi. Arthur'u, bir gün geri döneceğine inanılan sihirli Avlon Adası'na götürdüler.
« Son Düzenleme: 29 Ocak 2016, 04:21:37 Gönderen: Coulers79 »

31 Ocak 2016, 05:34:20Yanıtla #115

Çevrimdışı Coulers79

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (6)
  • Forum Müdavimi
  • *
  • İleti: 6.941
  • Beğeni: +4714
Dede Korkut Destanları
« Yanıtla #115 : 31 Ocak 2016, 05:34:20 »
+3
Dede  Korkut  Hikayeleri

1- DİRSE HAN OĞLU BOĞAÇ HAN
Toy edilirken Karatağ'a oturtulan ve çocuğu olmayan Dirse Han'ın bir oğlu olur ve Bayındır Han'ın boğasını öldürdüğü için Dede Korkut tarafından "Boğaç Han" olarak adlandırılır, bey olur. Dirse Han'ın 40 yiğidi, oğlanı babasına kötüler. Babası avda oğlunu oklar. Annesinin sütü ve kırçiçeği oğlanın yarasına derman olur. Oğlan, 40 yiğit tarafından kaçırılan babasını kurtarır. Dirse Han oğluna taht verir.

2- SALUR KAZAN'IN EVİNİN YAĞMALANMASI
Salur Kazan, oğlu Uruz Han'ın uyarısına rağmen, Oğuz beyleriyle ava çıktığı sırada, evine üç yüz yiğidi ve Uruz'u bırakmasına rağmen düşman gelir. Eşini,gelinini ve oğlunu esir alır.Gördüğü rüya üzerine avdan dönen Salur Kazan, düşman ellerine gider. On bin koyununu düşmana vermeyen çoban da (o istemese de) kendisiyle gelir. Oğuz beyleriyle birlikte düşmanı yener ve yurtlarına dönerler.

3- KAM BÜRE BEY OĞLU BAMSI BEYREK
Bayındır Han'ın Oğuzları topladığı sohbete tüm beylerin oğullarıyla gelmesi üzerine, Büre Bey üzülür. Oğuz beyleri, Büre Bey için bir oğul, Bican Bey'e de doğacak oğlana vermesi için bir kız dilerler. Doğan oğlan büyüdükten sonra kendisine hediye getiren bezirgânları kafirlerden kurtarır ve "Bamsı Beyrek" adını alır. Banı Çiçekle evleneceği gece kafirler düğünü basarak Bamsı'yı esir alır. Banı Çiçek'in abisi Deli Karçar'a Yalancı oğlu Yaltacık'ın kanlı bir gömlek getirip "Bamsı öldü." demesiyle Banı Çiçek Yaltacık'a verilir. Düğün gecesi esir bulunduğu kaleden, tekfurun kızının yardımıyla kaçan Bamsı, yaşadığını Banı Çiçek'e bildirir. Sonra düğün yapılır.

4- KAZAN BEY OĞLU URUZ BEY'İN TUTSAK OLMASI
Kazan Bey, oğlunun henüz bir kan akıtıp, baş kesip isim sahibi olamayışına üzüldüğünü bildirir.Oğlu da babasından nasıl savaş edildiğini, kan döküldüğünü kendisine öğretmesini ister. Kazan Han bunun üzerine oğlunu ava çıkarır, bu sırada düşman gelir ve Kazan Han savaşmaya başlar. Oğluna sadece izlemesini söylemesine rağmen oğlan babasına fark ettirmeden savaşır. Babası, oğlunu bulamaz; evde de göremeyince düşmanla savaşılan yere gelir. Oğlunun kılıcını görünce onun esir düştüğünü anlar. Düşmanla tek başına savaşa giden Kazan Bey, yenilir. Bunun üzerine Hatun kırk kızla ve diğer Oğuz beyleriyle kafirleri yener. Oğuzlar yurtlarına dönerler.

5- KOCA DUHA OĞLU DELİ DUMRUL
Duha Koca oğlu Deli Dumrul, bir kuru çayın üstüne köprü diker, geçenden de geçmeyenden de akçe alır. Bunun sebebini de erliğinin, yiğitliğinin yayılması olarak açıklar. Köprü üstünde birinin ölmesi üzerine Deli Dumrul, bu yiğidin canını alan Azrail'in gelip kendisiyle savaşmasını ister. Bu başkaldırı üzerine tanrı, Azrail'i Deli Dumrul`un canını alması için yollar. Deli Dumrul, Azrail'i bir türlü yakalayamaz ve Allah'ın birliğine iman eder. Bir can getirmesi şartıyla canı bağışlanacak olur. Annesi de babası da can vermeyi kabul etmez. Artık öleceğine inanan Deli Dumrul, karısıyla helalleşmeye gider. Karısının kendisine canını vermek istemesi üzerine tanrıya "Ya ikimizin canını al ya ikimizi de yaşat." der. Allah ikisine de 140'ar yıl ömür verir, annesi ve babasının da canını alır.

6- KANLI KOCA OĞLU KAN TURALI
Kanlı Koca adında bir Oğuz eri kahraman oğlu Kan Turalı'ya onu evlendirmek istediğini söyler. Ancak oğlan, aradığı kadar kahraman, gözü pek bir kız bulamaz. Babası arar ve Trabzon tekfurunun kızının, tam oğlunun istediği gibi bir kız olduğuna kanaat getirir. Bir aslanı, bir boğayı ve bir deveyi öldürmek şartıyla verilecek olan kızı, Kan Turalı bu şartları gerçekleştirerek alır. Evlendikleri gece kafirlerin saldırısına uğrar ve savaşırlar. Savaş devam ederken Selcen Hatun eşini arar, bulamaz. Bulduğu yerde de yardım eder. Selcen Hatun'un düşmanı yendiği için övüneceğini düşünen Kan Turalı, Selcen'i öldürmeye karar verir. Ok çekerler; ancak Selcen, okunun başındaki demiri çıkartmıştır. Selcen'i böylece deneyen Kan Turalı ve Selcen, yurtlarına dönerler.

7- KAZILIK KOCA OĞLU YEGENEK
Bayındır Han'ın İç Oğuz beylerini sohbete çağırdığı bir gün, aralarından Kazılık Koca denilen bir bey Bayındır Han'dan akın ister. İzin alınır, Kazılık Koca yararlı ihtiyarlarla birlikte Karadeniz kenarındaki bir kaleye gider. Kalenin Tekfuru Kazılık Koca'yı aklar ve esir alır. 16 yıl esir kalan Kazılık Koca'nın 16 yaşına gelmiş olan oğlu Bayındır Han'a giderek babasını kurtarmaya gideceğini söyler. Yanına 24 sancak beyini de alır. Yola çıkmadan gördüğü rüyada Dede Korkut'tan öğütler alan Yegenek, Allah'a sığınıp dualar ederek tekfuru yener. Babasını kurtarır.

8- BASAT'IN TEPEGÖZÜ ÖLDÜRMESİ
Basat, Uruz Bey'in Oğuzlar'ın göçü sırasında düşürülüp bir aslan tarafından büyütülen oğludur. Uruz'un çobanı Oğuzlar'ın yaylaya göç ettikleri sırada bir peri kızıyla çiftleşir. Peri kızı, bunun acısını Tepegöz'ü (çobandan olan çocuğu) Oğuzlar'ın içine salarak çıkarır. Tepegöz, çocukların kulaklarını, burunlarını yer; adamları yiyerek öldürür. Basat'ın kardeşi Kıyan Selçuk da Tepegöz yüzünden ölmüştür. Basat gider ve kardeşi uğruna Tepegöz ile savaşır. Zayıf noktası olan tek gözünü yok ederek onu öldürür.

9- BEGİL OĞLU EMREN
Bayındır Han, Gürcistan'dan haraç olarak bir kılıç, bir çomak, bir at geldiğini görünce kızar. Bunları yiğitlere, boylara veremeyeceğini söyler. Dede Korkut, bu üç haracın da bir yiğide verilmesi yönünde akıl verir. Begil Yiğit, bunları kabul eder. Haraçları alan Begil Yiğit, Gürcistan sınırına yerleşir. Oğuz'a geldiğinde Kazan Bey'in Begil Yiğide avda hünerli olduğunu; ancak bu hünerin ata bağlı olduğunu söylemesi üzerine darılır. Oğuzlara başkaldırışından onu ancak karısı döndürür ve ava çıkmasını söyler. Av sırasında sağ uyluğunu kıran Begil, bunu bir süre saklar. Açıklaması üzerine Tekfur bunu duyar ve Oğuz üstüne yürür. Begil oğlu Emren direnir. Allah ona kırk er gücü verir, böylece kafirler yenilir.

10- UŞUN KOCA OĞLU SEGREK
Uşun Koca adında birinin Egrek ve Segrek adında iki oğlu vardır. Egrek, bir gün beyleri çiğneyip Kazan Bey'in karşısına gelir, oturur. Ters Uzamış adında bir bey ona baş kesmediğini, kan dökmediğini, aç doyurmadığını, burada ne aradığını sorar. Egrek, baş kesmenin, kan dökmenin hüner olduğunu öğrenince Kazan Han'dan akın diler. Kazan Han, kabul eder; üç yüzer verip gönderir. Bu akın sırasında esir düşer. Kardeşi Segrek, onu kurtarmaya gider. Kafirler, Egrek kardeşini tanımadığı için bir tuzak kurmak isterler. Segrek'in bir deli olduğunu, yoldan geçenlerin ekmeğine el uzattığını, bunun üstüne yürürse onu serbest bırakacaklarını söylerler. Egrek gidince bu kişinin kardeşi olduğunu öğrenir. Kafirleri yenerler, yurtlarına dönerler.

11- SALUR KAZAN'IN TUTSAK OLUP OĞLU URUZ'UN ÇIKARMASI
Tarabuzan Tekfuru Salur Kazan'a bir şahin gönderir. Salur Kazan şahincibaşına haber vererek ava çıkacağını söyler. Av sırasında şahin, Taman'ın Kalesine iner. Şahinin arkasından gittiği sırada Salur Kazan'ın uykusu gelir, 7 gün uyur. Taman, Salur Kazan'ın Oğuz beyi olduğunu öğrenince onu esir alır. Taman'ın eşinin isteği üzerine esir edildiği kuyudan çıkarılan Salur Kazan'dan kafirleri övmesi istenir, ama o övmez. Kardeşi ve oğlu olduğu için de öldürülemez. Oğlu Uruz, Salur Kazan'ı kurtarmaya gelir. Kazan ile oğlu savaştırılır ve Uruz babasını yaralar. Tam bu sırada Kazan Bey Uruz'a babası olduğunu açıklar. Uruz, babasının elini öper, yurtlarına dönerler.

12- İÇ OĞUZ DIŞ OĞUZ ASİ OLUP BEYREK'İN ÖLMESİ
Kazan 3 yılda bir İç ve Dış Oğuz beylerini toplar, helalini alır, nesi var nesi yoksa yağmalatırdı. Yine Kazan'ın evini yağmalattığı bir zaman Dış Oğuz beyleri gelmez, İç Oğuz beyleri yağma eder. Bunun üzerine Dış Oğuz beyleri Kazan'a düşman olur. Kılbaş adında bir bey Dış Oğuz beylerinden Aruz'un evine gider ve Dış Oğuz beylerinin Kazan Han'a kin beslediğini öğrenir. Kıbaş gittikten sonra Dış Oğuz beyleri yemin eder, Beyrek'in bu yemine katılmasını yoksa öldürüleceğini söylerler. Beyrek, kabul etmez,ancak Dış Oğuz beyleri de Beyrek'e kıyamaz. Aruz Bey, Beyrek'in sağ uyluğunu keser. Beyrek öleceğini anlayınca Kazan Han'a kanını yerde bırakmamasını vasiyet eder. Kazan Bey bunun üzerine İç Oğuz beylerini toplayarak Aruz'un evini yağmalar, kendisini öldürür. Kazan, Dış Oğuz beylerini affeder.
« Son Düzenleme: 31 Ocak 2016, 15:47:22 Gönderen: Coulers79 »

27 Eylül 2016, 12:37:15Yanıtla #116

Çevrimdışı Bozkurt88

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (3)
  • Tam Üye
  • *
  • İleti: 342
  • Cinsiyet: Bay
  • Analist, Yatırımcı, Broker
  • Beğeni: +91
Ynt: Hikayeler
« Yanıtla #116 : 27 Eylül 2016, 12:37:15 »
0
     Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri bir dizi ortaçağ öyküsünün kahramanlarıdır. Bu öykülerin oldukça ünlü olmasına karşın, Kral Arthur'un gerçekte kim olduğu bilinmez. Günümüzde tarih yazarlarının çoğu, Arthur'un MS 500'lerde İngiltere'deki kabilelerden birinin başkanı olduğu görüşündedir. Kral Arthur'un Sakson istilacılara karşı çok büyük bir orduyu yönettiği sanılmaktadır. 8. yüzyılda yaşayan ilk Galli tarihçilerden Nennius, Arthur'dan söz eden ilk yazardır. Arthur'un savaştığı Saksonlar, çoğunlukla İskandinav ülkelerinden ve Almanya'dan geldiler. Birbirini izleyen Sakson grupları, Kuzey Denizi'ni geçip, İngiltere'ye giderek Britonlar'a saldırdılar ve bu topraklarda yerleştiler. Saksonlar'dan kaçan Briton ve Kelt gruplarının bir bölümü İngiltere'nin batı ve güneybatısındaki, bugün Galler ve Cornwall olarak bilinen bölgeye, ötekilerse Manş Denizi'ni geçerek Fransa'nın Bretanya bölgesine yerleştiler. Galler, Cornwall ve Britanya'da Arthur hayranlıkla anıldığı için onunla ilgili öyküler kuşaktan kuşağa geçti. Her öykü, bir öncekinden daha olağanüstüydü. Sonunda, Arthur gelmiş geçmiş en büyük kahraman durumuna geldi; birçok yiğit şövalyenin karşısında saygıyla eğildiği büyük ve iyi bir kral olarak tarihe geçti.
     Arthur'un şatosu Camelot'un nerede olduğu hâlâ bir gizdir. İngiltere'de Camelot'un bulunduğu yer olduğu ileri sürülen altı değişik yöre vardır. Günümüzde Arthur'un kim olduğu ya da nerede yaşadığından çok İngiltere, Fransa ve hatta Almanya'daki köklü Kral Arthur öyküleri geleneği önem taşır. Nennius'un Arthur'dan ilk kez söz etmesinden sonraki 400 yıl boyunca Arthur hakkında başka bir şey yazılmadı. 12. yüzyılda Kral Arthur'la ilgili öyküler yaygınlaştı. İlk öyküler Latince yazılmıştı. Ama hemen sonra, ingiliz ve Fransız şairler, şiirlerinde Arthur'la ilgili öykülerden yararlandılar. 15. yüzyılda ingiliz yazar Thomas Malory, Arthur öykülerinin büyük bir bölümünü Arthur'un Ölümü (Morte d'Arthur; 1485) adlı kitabında topladı. 1948'de Türkçe'si de yayımlanan bu kitap, başlığının Fransızca olmasına karşın, İngilizce olarak kaleme alınmıştı ve 1485'te matbaada basılmış ilk İngilizce kitaplardan biriydi. 19. yüzyılda birçok insan ortaçağa ilgi duymaya başladı. Bir grup ünlü İngiliz şairi kendilerine göre yeniden yazdıkları Arthur öykülerinde Malory'nin kitabından esinlendiler. Bunların içinde belki de en çok tanınanı, Lord Alfred Tennyson'un The Idylls of the King (1859; "Kral Manzumeleri") adlı yapıtıdır. Alman besteci Richard Wagner de Arthur efsanelerinin kahramanlarını konu alan operalar yazdı. Parsifal, Tristram ve Isolde ile Lohengrin bunlar arasındadır. Kral Arthur'la ilgili çok sayıda çocuk kitabı da yazılmıştır.

     Kral Arthur Efsanesi
     Efsaneye göre Arthur henüz çocuk yaştayken Britonlar'ın kralı oldu. Babası Kral Uther Pendragon öldüğünde, şövalyeler kiliseye giderek, yeni bir kral bulmalarına yardımcı olması için Tanrı'ya yalvardılar. Kiliseden çıktıklarında kilise bahçesinde kocaman bir kaya gördüler ve kaya saplanmış bir kılıç vardı. Üzerinde altın harflerle kılıcı kim çekebilirse, onun kral olacağı yazılıydı. Bütün şövalyeler denedi, ama hiçbiri kılıcı yerinden kıpırdatamadı. Aylar sonra Kral'ın oğlu olduğunu sadece Merlin'in bildiği Arthur saplı olan kılıcı çekip çıkardı. Şövalyeler önce, henüz çocuk olan birinin kral olmasını istemediler. Ama Arthur bu efsanevi kılıcı kullanabilen tek kişi olduğu için kral oldu. Arthur daha sonra, İrlandalılar'ı yenmesi için yardım ettiği Carmalide kralının kızı Guinevere'yle evlendi. Arthur'un öğretmeni ve danışmanı, sihirbaz Merlin'in yaptığı yuvarlak masada her şövalyenin yeri vardı. Masa yuvarlak olduğu için hepsi eşit konumdaydı. En ünlü şövalyeler Sir Lancelot, Sir Gavvain, Sir Tristram, Sir Galahad ve Sir Perceval idi. Şövalyeler Camelot'tan çıkıp birçok serüvene at koşturdular; kötü şövalyeleri öldürüp, birçok güzel prensesi kurtardılar.
     Sir Lancelot şövalyelerin en güçlüsüydü. Kral Arthur'u kendisine başkaldıran yeğeni Sir Mordred öldürdü. Savaşta yenilen Mordred ölürken Arthur'u başından kılıçla yaraladı. Arthur kendisinin de ölmek üzere olduğunu biliyordu. Sihirli kılıcını göle atması için Sir Bedivere'e verdi. Gölün kraliçesinin Athur'a vermiş olduğu bu kılıç Arthur ölünce geri verilecekti. Sir Bedivere bu güzel kılıcı atmak istemedi, sakladı. Ama Arthur Sir Bedivere'i tekrar tekrar göle gönderdi. Üçüncüsünde Sir Bedivere kılıcı göle attı. Sudan bir el çıkıp, kılıcı yakaladı ve havada üç kez salladı. Sonra kılıç suda kayboldu. Bundan sonra siyah başlıklar giymiş üç peri kraliçesi Arthur'u almak için kayıkla geldi. Arthur'u, bir gün geri döneceğine inanılan sihirli Avlon Adası'na götürdüler.


İngilizler bilinen tarih boyunca hiç bir baltaya sap olamadıkları için ve Türk geçmişini ve tarihlerini kıskandıkları için Türklere unutturulan tarih metinlerine de sahip olduklarından bizim unuttuğumuz veya efsane kabul ettiğimiz tüm gerçekleri kendilerince değiştirerek kendilerine bir varoluş hikayesi uydurmuşlardır. UYDURMA olduğu için Arthur'un geçmişi bilinmiyor. Halbuki Türk liderlerin ve kağanların tüm geçmişi bilinmektedir. Varsayım üzerine tarih yazılamaz.

Konuya gelecek olursak; İngilizlerin Kral Arthur efsanesinin kökeni de AMANTUR Ata dediğimiz. Büyük ATA Oğuz Kağan'ın sağ kolu idi. (Bir diğer adı Börteçine) Aman vermeyen Türk anlamında bu lakabı bizzat Türk olmayan devletler tarafından konulmuştur. Bknz. OĞUZ KAĞAN DESTANI.

Camelot ise  bildiğimiz ÖTÜKEN dir. Kral Arthur'un mezarının Avalon'da olduğu iddia ediliyor. Avalon ise avalanı (avlan)'dır. Arthur adına ilk kez, 6. yüzyıla tarihlenen, erken dönem Kelt halk şiirlerinde rastlanılmıştır. Kral Arthur hakkındaki ilk öykülere ise Ortaçağ'da yazılmış romanslarda rastlanır. Kral Arthur efsanelerinde ejderha geçer. Oysa ejderha motifi Asya kökenlidir. Arthur efsanesi ile ilgili en önemli kaynak Monmouthlu Geoffrey'in 1136 yılında yazdığı Britanya Kralları Tarihi’dir. Arthur'un kökeni ise Batı’da hala bir tartışma konusudur. Tartışma konusu olan bir hikaye edebi dilde bildiğiniz üzere GERÇEK OLAMAZ. Arthur ismi Etrüsklerden geçmedir ve Etrüksler’de yeni keşiflere ve araştırmalara göre kesinlikle Türk’tür. Amantur ismi bugün hala Uygurlarda isim olarak kullanılmaktadır. Hatta Türkiye’de de soy ismi olarak kullanılmaktadır. (Bu hususta BİMER e yazarak Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğünden bilgi alabilirsiniz.)

Detaylı bilgi ve araştırma için Devlet Arşivleri Müdürlüğü'nden özel izin alarak 333.odada bulunan 1954 yılına ait Çin Halk Cumhuriyeti - Türkiye arasında imzalanan Uluslararası Gizlilik ve Tarihi Hazinelerin Korunması hakkındaki Antlaşma ile ilgili yeşil renkli kitap incelenebilir. (Çin'in Uygun bölgesinde bulunan Oğuz Kağan'ın mezarı -beyaz piramid- ve etrafındaki 16 adet küçük mezar -piramid- 'ın Türkiye'nin istek ve talebi ile korunmak amacıyla üzerinin toprak ile örtülmesi, hiç bir devletçe araştırma ve incelemeye izin verilmemesi hususundaki tüm detaylar  bulunmaktadır. İzin alamayanlar için Gazi Yaşargil'in hatıratları da okunabilir.)
http://freebitco.in/?r=1498170

https://www.okpay.com/?rbp=119700818 => Cüzdan & Exchange & Travel Card Hizmeti ile Dünyayı gezerken para taşımaya son.

05 Haziran 2017, 11:01:51Yanıtla #117

Çevrimdışı Coulers79

  • VIP Üye
  • eTüccar Puanı: (6)
  • Forum Müdavimi
  • *
  • İleti: 6.941
  • Beğeni: +4714
Hikayeler
« Yanıtla #117 : 05 Haziran 2017, 11:01:51 »
0


İstanbul'un Fethinde Surlara Bayrağı Diken Kimmiş?