GelirKapısı

Konu Dışı => TV - Sinema - Müzik - Kitap => Konuyu başlatan: enderege - 13 Ocak 2013, 00:11:22

Başlık: Hikayeler
Gönderen: enderege - 13 Ocak 2013, 00:11:22
(https://www.gelirkapisi.com/proxy.php?request=http%3A%2F%2Fhollywoodnose.com%2Fimages%2Fnet_worth4%2Fjoshua-bell-wealth%2Fjoshua-bell-net-worth.jpg&hash=ae5478447862c2de6dccb59b762b9f1b)


"Adamin biri Washington metro istasyonunda yere comelir ve kemanini calmaya baslar; soguk bir ocak ayi sabahidir. 45 dakika boyuca 6 Bach calar. Cogu insanin ise gitmek icin hareketlendigi bu yogun saat suresince 1100 kisinin istasyonun icinden gectigi hesaplanir.

Uc dakika gecer orta yasli bir adam muzisyenin caldigini farkeder. Yavaslar, bir kac saniyeligine durur ve sonrasinda aceleyle ilerler yapacaklarindan geri kalmasin diye.

Bir dakika sonra kemanci ilk bir dolarlik bahsisinin alir; bir bayan parayi kemancinin onune gecerken atmis ve hic durmadan yoluna devam etmistir.

Bir kac dakika sonra birisi dinlemek icin duvara yaslanir saatine bakar ve tekrar yurumeye baslar. Besbelli adam isine gec kalmistir.

En cok dikkat eden ise uc yasinda bir cocuktur. Annesi alelacele cekistiriken kendisini durup kemanciya bakar. Sonunda annesi kuvvetlice cekistirir cocugu ve cocuk surekli arkasina bakarak yurumeye baslar.Bu olay diger bir cok cocuk tarafindan tekrarlanir,fakat istisnasiz tum ebeveyinler cocuklarini yurumeye devametmeye zorlar.

Kemancinin 45 dakikalik gosterisi boyunca sadece 6 kisi durup bir sure bekler. 20 kisi kendisine para verir, sonra yine normal bir sekilde yurumeye devam ederler. 32 dolar toplar kemanci. Gosterisi bitipte etrafa sessizlik hakim oldugunda hic kimse farketmez bile.Kimse alkislamaz yada tanimaz.

Kimse az once dunyadaki yazilan eserler arasindaki en essiz parcayi 3.5 milyon dolar degerindeki kemaniyla calan bu kisinin dunyanin en yetenekli muzisyenlerinden Joshua Bell oldugunu farkina varmaz.

Bu olaydan iki gun once biletlerinin ortalama 100 dolar oldugu konserin biletleri yok satmistir.

Bu gercek bir hikayedir. Joshua Bell in bu metro istasyonunda kimligi belirsiz bir sekilde verdigi konser Washinton Post tafafindan algilama,zevk ve inanlarin onceliklerini kapsayan sosyal arastirmanin bir parcasi olarak tertip edilmistir.

Ozet olarak : Ortak bir cevrede, uygunsuz bir zamanda guzelligi algilayabiliyormuyuz? Durupta bunu takdir ediyormuyuz? Bir yetenegi beklenmedik bir icerikte tanimlayabiliyormuyuz?

Bu arastirmadan edinelecek muhtemel sonuclardan biri sudur : Eger dunyanin en unlu muzisyenlerinden birinin dunyada yazilan en iyi eserlerden birini calarken onu durupta dinleyecek bir dakikamiz bile yoksa, acaba daha neler kaciriyoruz hayatta?

Kaynak: Knowledge of Today
Ceviri: Ozan Ozturk
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Arshi - 13 Ocak 2013, 01:26:15
Bu arastirmadan edinelecek muhtemel sonuclardan biri sudur : Eger dunyanin...

Bir diğeri de şudur ki, 45 dakikada $32 dolar iyi rakam hocam. Hemde metroda... Boşuna uğraşıyoruz ptc task mask. Hemen flütümü alıp metro istasyonuna doğru harekete geçiyorum. :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 13 Ocak 2013, 03:41:25
Paylaşım için teşekkürler Enderege, kesinlikle çok güzel bir paylaşım ancak: (tabii ki bundan sonrakiler sana değil)

Ben diyorum ki,
Acaba  o müziği oradan geçen o kadar insandan kaç tanesi zaten severek dinliyordu da bunu kaçırdı.
O insanların mutlaka daha fazla ilgileneceği ya da bahşiş bırakacağı birşey bulursak, bu dünyanın en güzel müziğinden daha güzel birşey mi olur ???
Ki madem bu araştırma sonucu bunu söylüyor öyle olması lazım.

Orada striptiz yapan seksi bir bayanın etrafında oluşacak yığını tahmin bile edemiyorum.
Alacağı bahşişi de hiç konuşmaya gerek yok... (Şşşşt arshi, sen bunu dilkkate alma, flüt iyidir :g :g :g)

Kavga eden bir çift dahi eminim 6 kişidden daha fazla kişi tarafından ilgi görürdü.

Örnekler o kadar çok çoğaltılabilir ki. Ve her bir örnek başka bir yorumla sonuçlanabilir.
BBG yayını yapılan dev bir ekrana ne dersiniz ? ???

Kısacası,
benim beğenmeyip, hayatımda daha fazla var olmamasını istediğim bir karton parçası, çöpün başında bekleyen ve onu satıp para kazanacak kişi için aynı güzellikte değil.

Karşılaştırma yapmak istediğiniz bir deneyde aynı anda hem denekleri hem de ortamı değiştiremezsiniz.
O müziği ve müzisyeni dinlemek için 100$ ödemiş adamların bu adamı başka bir ortamda çalarken farketmemesi ancak bir karşılaştırma olabilirdi.

Diyorum :)
Ve en kısa zamanda Istanbul metrosuna striptiz bekliyorum :g Ferketmeden geçersem Eşşeğim :g

Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Arshi - 13 Ocak 2013, 04:02:28
Şimci o bölüme direk kakmak biraz meşakkatli olur, mevcut direkler ise fazla büyükçene iş görmez. :P Ama aklımda bir takım fotoğraflar da canlanmadı değil. Aaa bü dakka yaa :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: halise - 13 Ocak 2013, 21:33:27
Paylaşım için teşekkürler Ender Hocam  :)
Elisamccline hocanın yorumlarına tamamen katılıyorum  :)
Sabah işe giderken özellikle de geç kalmışsam   yaptığım ışık hesaplamalarını düşündüğümde değil Joshua Bell ,Beyonce 'yi  farketmiş olsam bile  duramazdım  :) Mesele  çok da karmaşık değil aslında .Sadece o anki öncelikler ve ilgi ile alakalı   ;)
Müziğe ilgisi olmayan biri vakti olsa bile durup dinlemezdi .

Edit:Striptizi farkedenler geç kalmayı göze alırlar mıydı  ???Evet :))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: illisionist - 09 Ocak 2014, 15:03:08
Ben okudum ve çok etkilendim, sizinle de paylaşmak istedim;

Bu akşam eve geldiğimde Eşim Akşam yemeğini servis ediyordu. Elini tuttum ve ona söyleyeceğim şeyler olduğunu söyledim. Masaya oturdu ve sessizce yemeği yemeye başladı. Ve yine Gözlerinde o korkuyu gördüm.

Bir an da kasıldım ağzımı açamıyordum ama düşüncelerimi söylemem lazımdı. Ben boşanmak istiyorum. Sinirlenmedi Sözlerime karşılık vermedi, sadece sebebini sordu.

Bir cevap veremedim ve buna çok sinirlendi elinde ki Çatal Bıçakları fırlattı. Bana bağırdı ve Adam olmadığımı söyledi. Bu akşam tek kelime konuşmadık. Eşim bütün Gece ağladı. Farkındaydım Evliliğimiz ne olacağını merak ediyordu, ama onu tatmin edecek bir şey söyleyemeyecektim. Ben Jane'e aşık oldum, eşimi sevmiyorum artık.

Bu vicdan azabıyla bir Evlilik sözleşmesi hazırladım, Evi, Arabayı ve Şirkettin 30% ona verecektim. Sözleşmeye kısa bir süre baktı ve yırttı. 10 yıl hayatımı paylaştığım bu Kadın bana yabancı olmuştu. Onun harcadığı zamana ve enerjiye üzülüyordum, ama geri dönemezdim, Jane'e çok aşık olmuştum. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, bu benim beklediğim bir tepkiydi. Onun ağlaması benim hafiflememe sebep olmuştu. Bir süredir aklımdan geçiriyordum boşanmayı, bu fikir bende saplantı haline gelmişti ve şimdi bu duyguyu daha da güçlü hissediyordum ve doğru karardı.

Bir sonra ki akşam eve geç gelmiştim ve Eşimi Masada yazı yazarken gördüm. Çok uykum vardı ve Akşam yemeğini yemeden uyumaya gittim. Jane ile geçirdiğim o kadar saat beni yormuştu. Bir ara uyandım ve onu hala yazı yazarken gördüm Masa da. Ama bu benim Umurumda değildi ve başımı çevirip uyumaya devam ettim. .

Ertesi sabah bana Şartlarını yazı halinde sundu. Benden hiç bir şey istemiyordu, sadece boşanmamızı ilan etmek için 1 ay müsaade istedi ve bu zamanda normal bir Aile gibi davranmamızı istedi. Bunun sebebi Oğlumuzun 1 ay sonra Sınavların olması ve bu dönemde ona bu yükü bindirmemekti. Bu kabul edilebilinir. Bir şey daha vardı, benden onu Evlilik Gecesinde onu kapıdan içeriye nasıl taşıdığımı hatırlamaktı, ve 1 ay boyunca her sabah onu Yatak odasında Kapıya kadar taşımamı istedi. Kafayı yediğini düşündüm, ama son günlerimizin iyi geçmesi acısından, kabul ettim.

Sonra bu şartlardan Jane bahsettim, yüksek ses ile gülüp bunun çok saçma olduğunu ve eninde sonunda Boşanmayı kabul etmek zorunda kalacağını söyledi.

Eşimle boşanma konusunu açtığımdan beri Fiziksel temasta bulunmadık. Bu sebepten ilk gün onu kucağıma alıp kapıya götürdüğümde tuhaf bir duygu yaşadım. Oğlumuz arkamızda duruyordu ve alkış yapmaya başladı 'Babam Annemi kucağında taşıyor' bu onu çok sevindirmişti, Sözleri canımı acıtmıştı... Yatak odasından Evin Kapısına kadar 10 metre taşıdım. Eşim gözlerini kapattı ve kulağıma' Oğlumuza boşanmamızdan bahsetme' diye fısıldadı. Bende başımı öne eğerek tamam dedim, ve içime bir üzüntü çöktü. Kapı önünde onu bıraktım Eşim Otobüs durağına gitti ve onu İşe götürecek olan Otobüsü bekledi. Bende tek başıma Ofise gittim.

2. Gün bu oyunu oynamak bize daha kolay gelmişti. Eşim başını Göğsüme yasladı, ve onun kokusunu duydum. Birden Eşime uzun süredir bakmadığımı anladım. Ve onun Evlendiğim zaman ki kadar Genç olmadığını fark ettim. Yüzünde hafif çizgiler oluşmuş saçlarına ak düşmüştü. Gecen yıllar öylesine yanından geçmemişti, O an kendime ona bununla neler yaptığımı sordum.

4. Gün onu kucağıma aldığımda bir güven duygusu yaşadım. Bu bana Hayatının 10 yılını Hediye eden Kadın.

5. Gün bu güven duygusu daha da büyümüştü. Bundan Jane bahsetmedim. Günler geçtikçe onu taşımak daha da kolaylaşmıştı, belki de bu sayede yaptığım antrenman dan dolayıdır bu.

Bir Sabah onu ne giyeceğini düşünürken izledim. İsyan ederek her gün kıyafetlerin biraz daha bol geldiğini söyledi. Birden onun ne kadar süzüldüğünü ve kilo verdiğini fark ettim. Demek ki onu her sabah daha kolay taşıyabilmemin sebebi buydu. Birden yüzüme yumruk gibi vurdu. Bu kadar Acıyı ve Üzüntüyü Kalbinde taşıyordu. Farkında olmadan başını okşadım. O an Oğlumuz da geldi ve ' Baba Annemi taşıman lazım ' dedi. Bu hayatımızın bir parçası olmuştu, Babasının Annesini odadan Kapıya taşıması. Eşim Oğlumuzu yanına çağırdı ve ona sıkı sıkı sarıldı. Ben başımı çevirdim, son anda kararımdan vazgeçmek istemiyordum. Onu kucağıma aldım ve Yatak odasından Kapıya kadar taşıdım. Elini enseme koymuştu ve ben onu sıkı sıkı tutmuştum. Tıpkı Evlendiğimiz gün gibi.

Artık Huzursuzlaşmıştım bu kadar kilo vermesinden. Son Gün onu kucağım da taşıdığımda hareket etmedim. Oğlumuz okuldaydı ve Eşime Hayatımızda ki yakınlığın ne kadar eksildiğini söyledim. Ofise gittim arabadan fırladım kapıyı kilitlemeden bunun için zaman yoktu. Her anın kararımı değiştirmesinden korkuyordum ve Merdiven den yukarı koştum, yukarı varınca Jane kapıyı açtı. Ona Karımdan boşanmayacağımı söyledim.

Şaşkın bir ifadeyle elini anlıma koydu ve ' Senin ateşin mi var' diye sordu. Üzgünüm Jane ama ben artık boşanmak istemiyorum dedim. Evliliğimizin renksiz kalması sevgi eksikliğinden değil, birbirimizin değerini unuttuğumuzdan dı. Şimdi aklıma geldi ki, ona Evlendiğimiz Gün kapıdan içeri taşıyınca ömrümün sonuna kadar Sadakat yemini verdiğimi........ Jane olayı anlayınca yüzüme bir tokat attı ve kapıyı kapatarak ağlamaya başladı. Hemen aşağı koşup ilk Çiçekçiye gidip Eşime bir Buket çiçek aldım, üzerinde ki Karta da'''seni her Sabah hayatımın sonuna kadar taşıyacağım'''' .

Eve vardığımda yüzümü bir gülümseme kapladı, elimde Çiçeklerle yatak odasına gittim ve Eşimi yatağın üstünde Ölü buldum. Eşim aylardır Kanser ile savaşıyordu ve ben Jane ile ilgilenmekten bunu fark etmemiştim. Fazla yaşamayacağını bildiği için, beni Oğlumun bana negatif tutumundan korumaya çalışmıştı . En azından Oğlumun gözünde iyi bir Eş olarak kalmamı istemişti.

İlişkide ki küçük şeylerdir önemli olan. Villalar, arabalar çok paralar değil . Bunlar hayatı kolaylaştırır ama asla Mutluluğun temeli olamazlar.

İlişkine zaman ayır ve ilişkinin güven ve huzur anlamına gelecek şeylere meşgul ol.

Mutlu bir beraberlik yaşa.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 09 Ocak 2014, 15:15:50
Uzun göründüğü için okumadan bırakacaktım... Ama başlayınca merak ediyor insan ve bir çırpıda bitti :)

Güzel paylaşım :y

Teşekkürler :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: bekeli - 09 Ocak 2014, 15:23:54
Teşekkürler paylaşım için ;)


Eve vardığımda yüzümü bir gülümseme kapladı, elimde Çiçeklerle yatak odasına gittim ve Eşimi yatağın üstünde Ölü buldum. Eşim aylardır Kanser ile savaşıyordu ve ben Jane ile ilgilenmekten bunu fark etmemiştim. Fazla yaşamayacağını bildiği için, beni Oğlumun bana negatif tutumundan korumaya çalışmıştı . En azından Oğlumun gözünde iyi bir Eş olarak kalmamı istemişti.


Bu kısmı okumasaydım keşke :( Mutlu olup devam etseydiler hayatlarına :S
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: illisionist - 09 Ocak 2014, 15:28:20
ben de öylesine okumaya başladım ve devam ettim okumaya ama;

"elimde Çiçeklerle yatak odasına gittim ve Eşimi yatağın üstünde Ölü buldum"

beklemediğim bir son oldu ve sanki suratıma tokat yemiş gibi oldum
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 09 Ocak 2014, 15:28:37
Kadınların fedekarlığını anlatan bir yazı olmuş ki haklılar bizler daha az düşüenen insanlarız :) Mutlu devam etmeleri zor gibi de geldi ama bana okuyunca güzel bitmiş gibi gelmedi değil hani [Sonunda ölüm olsa da] ,adamın gözü dışarı kayıp duracak gibi bugün jane yarın april kim bilebilecek;
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: universitely76 - 09 Ocak 2014, 15:29:36
Hep hoşuma gitmiştir bu tarz yazılar.. teşekkürler illisionist :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 09 Ocak 2014, 15:33:12
Bunu daha önce okumuştum. Hayatta her durum mevcut maalesef. Bu hikayenin sonunda kadın iyileşebilirdi de veya tam tersi erkek hasta olabilirdi. Fedakarlık, karşılıklı saygı sevgi vs. sonuç itibariyle insanlık herşeyden önce gelir ve de gelmeli.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: FilmsizKalma - 09 Ocak 2014, 15:36:35
Daha önce okumuştum çok güzel bir paylaşım teşekkürler, yeniden okudum sonuna kadar..
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 11 Ocak 2014, 00:57:08
     CENAZEMİ PADİŞAH KALDIRIR

     Bir sabah padişah 3.Murat sadrazamı çağırır. ''Yahu sadrazam dün gece çok ilginç, karışık rüyalar gördüm, bugün tebdil-i kıyafet dolaşalım seninle'' der. Yola koyulurlar. Mahalle aralarında tebdil-i kıyafet yürürlerken yerde yatan bir vatandaş görürler. Padişah ''selamünaleyküm, ne oldu ağalar, yerde uzanan kimdir böyle, niye yardım etmezsiniz'' Etraftan biri, ''sorma efendi, bu yatan mevta buraların ahlaksızı, kötü adamı idi. Kötü kadınları dükkanına alır, onlarla bir iki saat beraber olduktan sonra dışarı çıkardı, semtin ayyaşlarını dükkana alır, onlarla içerdi'' demiş.
     Padişah sadrazama ''bu mevtayı sokakta bırakmak olmaz, bir şeyler yapalım, saraya haber sal, buradan alsınlar, ikimiz de cenazeye katılalım'' der. Sadrazam şaşkın, ''aman padişahım bu kötü adam için niye uğraşırsınız'' der. Padişah ''olmaz ben bu ülkedeki herkesin padişahıyım. İyisi, kötüsü, ayyaşı, müslümanı, gayrimüslimi farketmez. Vatandaşın cenazesi yerde kalmaz, hem de Sultanahmet'te yapacağız cenaze törenini'' deyince sadrazam ''aman padişahım orada herkes sizi tanır, şöyle mahalle arasında bir camide kıldırsak'' diye ikna eder padişahı.
     Padişah ahaliye dönüp ''efendiler yok mu bu garibin kimi kimsesi'' diye sorar. Ahaliden biri ''var efendi, şu semtte oturur bir garip eşi vardı, zavallı'' der. Padişah yanında sadrazam mevtanın eşini bulmaya yola koyulur, bir süre sonra sora sora bakımsız, kerpiç bir evin kapısını çalarlar. Durumu anlatırlar. Yaşlı kadın, ''ah ah efendi çok anlattım, söyledim ama dinletemedim. Dükkanına fena kadınları alır, karınlarını doyurur; onlara bu yoldan vazgeçmeleri için öğütler verirdi. Sarhoşları alır, onlarla konuşur; içkilerini döker, onların da karınlarını doyurup dışarı bırakırdı. Kazancını hep o gariplere harcardı. Çok söyledim, ''bak efendi diğer esnaf seni yanlış anlayacak, herkes seni fena biri bilecek yapma etme bir tek sana mı kaldı'' diye ama nafile dinletemedim. ''Yapma etme bak öldüğünde kimse sahiplenmeyecek, cenazen sokakta kalacak'' derdim. O da korkma hanım, ''kimse kaldırmazsa benim cenazemi de padişah kaldırır inşallah'' derdi.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 11 Ocak 2014, 01:01:17
Yarım mı hikaye ? "derd"i den sonra birşeyler daha olması gerek gibi duruyor yahu :) ne bileyim padişah kolları sıvayıp cenazeyi kaldırır gibi v.sv.s :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 11 Ocak 2014, 01:06:59
Benim aklımda kalanda farklıymış ondan yarım gelmiş :) kadınla padişah değil kocası konuşuyormuş benim daha önceden okuduğum hikaye buna benziyordu ama tam olarak bu da değildi :) Padişahın işi Ne? diyeydi
http://www.yenialanya.com/%E2%80%98cenazemi-de-padisah-gelip-kaldirsin-makale,4252.html
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: bilalyuzugullu - 11 Ocak 2014, 01:11:29
seninki uzun ve tamversiyon hakan :D  coulers özet geçmiş sadece :D  yoksa ikiside aynı nalıncı baba nın hikayesi :y
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 11 Ocak 2014, 01:20:29
Hikaye iyice gerçek çıktı. İstanbullular daha iyi biliyorlardır sanırım. Hakan'ın verdiği linkten alıntı bilgi:
Nalıncı Baba’nın asıl adı, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır, 1592’de vefat etmiştir. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah görmüş ve onu evinin bahçesine defnetmiş. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurmuş. Bir tekke ile de adını yaşatmış. Türbesi Unkapanı’nda, eski Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır. Sultan Murat da 3 sene sonra hakkın rahmetine kavuşmuş.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 11 Ocak 2014, 06:14:02
Gerçekliğini bilmem ama zaten hikayelerde gerçeklik payı olur genelde ;ve benim bildiğimde bu değildi aslında tam olarak onuda yazmıştım ama ya yöresel farklılık yada Annem'in farklılılarından her hikaye farklı gelir bana :D çocukken çok anlatırdı bu tarz hikayeler birde meşhur   "Vermeyince mamud napsın sultan mahmud " hikayesi vardır ki şimdik okuyunca anneme tavuk nerden çıktı diyesim geldi :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 15 Şubat 2014, 13:03:56
   TUVALETÇİ
   Bir adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor. Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği. HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor. HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş başı yapması gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor. Ada, bilgisayarı olmadığını dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor. HR menajeri: "Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız." diyor.
   Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve "Ne yapsam, ne etsem!" diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor. Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor. "Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim." diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor. Her gün sermayesi büyüyor. Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.
    ... Aradan 5 sene geçer...
   Bu adam şu anda Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi. Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor. Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor. E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı: "İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz. Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!" diyor. Adamın cevabı: "E-mailim olsaydı şu an da Microsoft'ta tuvalet temizliyor olacaktım.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 15 Şubat 2014, 13:31:04
   ÖNYARGI
   Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın varmış. Kendisine arkadaş olur diye dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşmıştır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.
   Günler geçer ve kadın bir gün kısa bir süre evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçince ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bebek sesi duyulur. Odaya giren anne, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.
   Einstein'in söylediği düşünülen bir söz var: "insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor"
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 15 Şubat 2014, 13:41:48
   HAYIR ve ŞER GİZLİDİR
   Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itbaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!"
   Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
   Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
   Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?" Ve sonrasını düşünsene?
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 15 Şubat 2014, 13:48:35
   BİR GÜLÜCÜK
   Küçük kız, evlerinin önünde sek sek oynarken önünden geçen hüzünlü bir yabancıya gülümsemiş. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep olmuş. Bu ruh hali içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırlamış. Hemen bir not yazmış ve yollamış. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflenmiş ki, her öğlen yemek yediği lokantadaki garson kıza yüklü bir bahşiş bırakmış.
   Garson kız hayatında ilk defa böyle bir bahşiş alıyormuş. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bırakmış. Adam öylesine minnettar olmuş ki... Çünkü iki gündür boğazından aşağıya bir lokma geçmemişti. Karnını doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tutmuş. Öyle neşeliymiş ki, bir saçak altındaki köpek yavrusunu görünce, kucağına alıvermiş.
   Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için çok mutluymuş. Sıcak odada gece boyunca koşturmuş durmuş. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sarmış. Bir yangın başlıyormuş çünkü… Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başlamış ki, önce fakir adam uyandırmış, sonra da bütün apartman halkını... Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtarmışlar... Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuymuş.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 15 Şubat 2014, 17:28:23
Güzel Hikayeler :y

De biraz yavaş gel yahu.. hepsini dizme böyle tek seferde :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 15 Şubat 2014, 17:45:40
İkiye böleydim iyiydi, e-mailim olmayaydı iyiydi.  :D  Ön yargıya dikkat, hayata gülümseyin. Elbet vardır bunda da bir hayır.  :))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: fkork - 15 Şubat 2014, 17:50:17
hayata gülümseyin. Elbet vardır bunda da bir hayır.  :))

 :y
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: illisionist - 04 Mart 2014, 23:41:32
Harika Bir Öykü..

Onu Da Sen Ağırla.

Günahkâr bir adamdı, ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan, ' ölse de, kurtulsak ' diyorlardı.

Bir karısı vardı bu adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise, adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı.

Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.

Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyordu, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.

İyice zayıflamıştı, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor,
' ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin ' diye yalvarıyordu Allah' a...

Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerde sızıp kalmıştı!

Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bi yanına baktı, yoktu.

Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaz durdu.

Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.

Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyordu, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı.

Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü, ölmüştü...

Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.

Kalktı, imamın evine gitti.

- Hocam... Diyebildi hıçkırarak, bizimkisi...

Söyleyemiyordu, ama İmam Efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.

- O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapadı.

Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.

Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omuzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.

Caminin köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.

Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omuzundan kayarken, dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.

Hışımla yaklaştı muhtar:

- Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa götüreyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden...

Kadın gözlerini çarşafın üzerine dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki, Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.

Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine;

- Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada...

Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.

- Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.

Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban başucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.

Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü.

Yorulmuştu.

Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta.

Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da ' İmam Efendi, İmam Efendi...' diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.

- Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam Cennet' teydi. Bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun diyordu.

Rüyayı duyan imamın benzi attı, kendisi de hemen hemen aynı rüyayı görmüştü.

' Gel hele, içeri gel...' demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.

Koşarak geliyor, bir yandan da bağırıyordu:

- Demedim mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...

Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi?

Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.

Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağı ile dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler.

Bir yandan yürüyor bir yandan da aralarında konuşuyorlardı; ' bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır' dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değidi.'

Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, ' hayırdır inşaallah ' dedi. Oturdu, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.

Çoban söylenenlerden hiç bir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.

- Ben bir garip kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda oturup dua ettim sadece, hepsi bu...

Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi;

- Allah' ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelir yanıma, selam verirler. Senin selamınla gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım.

Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla...
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ikose - 05 Mart 2014, 09:30:35
Teşekkür etmeden geçmek istemedim  (a) Eline sağlık :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: universitely76 - 05 Mart 2014, 16:47:56
Çok güzeldi, beğendim.. Paylaşım için teşekkürler illisionist :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 05 Mart 2014, 23:01:30
Harika Bir Öykü..

:y
Güzelmiş, eline sağlık :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: illisionist - 11 Mart 2014, 09:08:09
Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman.
Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herk...es birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. Badem dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

Sanki yeniden dünyaya geldim! dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?

Yaşlı doktor:

Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: qarizmatix - 11 Mart 2014, 10:42:37
güzeldi
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 08 Nisan 2014, 13:42:43
 Adam yorgun argın eve döndüğünde, 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.
 Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu..
 Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.
 Bunun üzerine çocuk, "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.
 Adam, "Çok merak ediyorsan 20 lira" diye cevap verdi.
 Bunun üzerine çocuk, "Peki bana 10 lira verir misin" diye sordu.
 Adam sinirlenmeye başladı, "Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok.
 Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
 Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü.
 "Belki de gerçekten lazımdı"... Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
 Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun?" diye sordu. Çocuk, "Hayır" diye cevap verdi...
 "Al bakalım, istediğin 10 lira. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi..
 Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım" Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı.
 Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı. Bunu gören adam iyice sinirlendi.
 "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun, diye bağırdı.
 Çocuk, "Param vardı ama yeterince yoktu" dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;
 "İşte 20 lira... Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?"...
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: HaMZaKuRSaD - 08 Nisan 2014, 13:56:32
Benim aklımda kalanda farklıymış ondan yarım gelmiş :) kadınla padişah değil kocası konuşuyormuş benim daha önceden okuduğum hikaye buna benziyordu ama tam olarak bu da değildi :) Padişahın işi Ne? diyeydi
http://www.yenialanya.com/%E2%80%98cenazemi-de-padisah-gelip-kaldirsin-makale,4252.html
Hakan alanyalı mısın?
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 08 Nisan 2014, 15:07:54
gavur izmir :P :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 08 Nisan 2014, 16:47:20
     Her iyi anne gibi Karen de bir bebeğinin doğmak üzere olduğunu öğrenince, üç yaşındaki oğlu Michael'i yeni bir kardeş için hazırlamaya başlamıştı. Bebeğin kiz olacağı öğrenildi ve Michael annesinin karnındaki kız kardeşine her gün, her akşam şarkı söylemeye başladı. Onu daha görmeden aralarında bir sevgi bağı oluşmaya başlamıştı. Hamilelik evreleri normal olarak devam ediyordu. Karen de Tenesse'de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi'nde aktif bir üye olarak çalışıyordu. Vakti gelince, doğum sancıları başladı. Sonra her 5 dakikada bir, 3 dakikada bir ve her dakika... Fakat doğum sırasında ciddi sorunlar meydana geldi ve Karen'in sancıları saatler sürdüğü halde bebek doğmadı. Bir sezeryan mi gerekecekti? Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael'in kız kardeşi dünyaya geldi. Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarısı çalan ambulans sirenleri arasında Tenesse Knoxville'deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yogun bakım ünitesine kaldırıldı.   :S
     Günler geçtikçe küçük kız kötüleşiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir sekilde "Çok az bir ümit var. En kötüsü için hazırlıklı olmalısınız" dedi. Karen ve eşi cenaze töreni için mezarlık yetkilileriyle konuştular. Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazırlamışlardı. Fakat şimdi cenaze için tören hazırlıyorlardı. Michael, öte yandan anne ve babasına kız kardeşini görebilmek için yalvarıp duruyordu. "Ona şarkı söylemek istiyorum" diyordu. Yogun bakımdaki 2 hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacağını gösteriyor gibiydi. Michael şarkı söylemek konusunda ısrar ediyordu. Ama yoğun bakım ünitesine çocukların girmesi kesinlikle yasaktı.
     Ancak anne kararını verdi. Oğlunu oraya sokacaktı, izin verseler de vermeseler de... Eğer kız kardeşini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi. Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yoğun bakım ünitesine soktu. Sanki yürüyen bir kirli çamaşır torbası gibiydi. Ama baş hemşire onun bir çocuk olduğunu anladı ve: "O çocuğu buradan çıkarın. Çocukların girmesi yasak." diye uyardı. Genelde uysal bir kadın olan Karen'in içindeki anne birden güçlü bir sekilde başkaldırdı ve baş hemşirenin yüzüne çelik gibi bakışlarla bakarak: "Kız kardeşine şarkı söylemedikçe buradan gitmeyecek."dedi. Michael'ı kız kardeşinin yatağına götürdü. Savaşı kaybetmek üzere olan küçük kıza baktı. Bir süre sonra şarkı söylemeye başladı, saf temiz kalpli 3 yaşındaki çocuğun pırıl pırıl sesiyle. "You are my sunshine, my only sunshine, you make me happy when skies are grey..." (Sen benim gün ışığımsın, tek gün ışığım, gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)   O:-)
     Aniden küçük kız tepki verdi. Kalp atışları sakinleşti ve düzenli atmaya başladı. "Şarkıya devam et" dedi Karen gözleri yaş doldu. "You never know, dear how much I love you. Please don't take my sunshine away!" (Seni ne çok sevdigimi asla bilmeyeceksin, sevgilim. Lütfen gün ışığını benden alma.) Micheal, şarkı söyledikçe, bebeğin sorunlu, kesik kesik olan solunumu küçük bir kedinin nefes alış verişi gibi düzenli bir hale girmeye başladı. "Şarki söylemeye devam et bebeğim." "The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms." (Geçen gece uyurken, rüyamda seni kollarımda tuttuğumu gördüm sevgilim.) Michael'ın küçük kardeşi sakinleşmeye devam etti. Ama bu iyileşme de gösteren bir sakinleşmeydi.
     "Devam et Michael!" Şimdi o diktatör tavırlı baş hemşirenin bile yüzü yaşlarla ıslanmıştı. Karen de çoşkuyla şarkıya katıldı hamileliği boyunca olduğu gibi. "You are my sunshine, my only sunshine. Please don't take my sunshine away." Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kız eve gidebilecek kadar iyileşmişti. Women's Day isimli dergi bu olaya "Abinin şarkısının mucizesi" adını verdi. Bilim adamları ise ona sadece "mucize" dediler. Karen ise "Tanrı sevgisinin mucizesi" dedi. Sevdiğiniz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin. (k) Sevgi inanılmayacak kadar güçlüdür.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 08 Nisan 2014, 16:55:01
Fena değildi :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 08 Nisan 2014, 18:30:48
Canını yerim o afacan Maykıl'ın, bildiğin masum melek.   8)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 08 Nisan 2014, 18:45:46
Mayk'ılı türkiye getirip şifacı hoca demesinler de :P :D 
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: HaMZaKuRSaD - 08 Nisan 2014, 19:28:39
gavur izmir :P :)

Biran sevinmiştim Alanyadan birilerini buldum sanıp :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 09 Nisan 2014, 02:21:28
Biran sevinmiştim Alanyadan birilerini buldum sanıp :D

Hayırdır ? :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: HaMZaKuRSaD - 09 Nisan 2014, 02:24:47
Hayırdır ? :)

14 yılım Alanya da geçtide  (hp)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 05 Mayıs 2014, 07:31:50
Beyaz göçmenin birisi Kanada'nın uçsuz bucaksız ormanlarında bir kulübe yapmış, kışa hazırlanıyordu.
Tam odun keserken bir Kızılderili geçiyordu:
- "Hey Kızılderili", diye seslendi, "Kış nasıl olacak?"
Kızılderili: "Soğuk" dedi ve yoluna devam etti.
Yerlilerin doğa bilgisine büyük güven duyan göçmen epey endişelendi ve her ihtimale karşı daha fazla odun kesti.
Akşam Kızılderili tekrar geçerken:
- "Hey arkadaş", diye beyaz göçmen bir kez daha seslendi. "Kış gerçekten çok mu soğuk geçecek?"
Kızılderili: "Çok hem de çok soğuk", dedi ve yoluna devam etti.
Göçmen artık fena halde korkmuştu. Çılgınlar gibi odun kesip istifledi.
Ertesi sabah Kızılderili geçerken seslendi:
"Bu kış, insan oğlunun yaşayamayacağı kadar soğuk olmak!"
Bütün gece, durmadan odun kesmiş ve nefes nefese kalmış olan adam sordu: "Nereden biliyorsun?"
Kızılderili: - "Eski bir Kızılderili sözü var, beyaz adam çok odun kesmek, kış çok soğuk olmak"
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 05 Mayıs 2014, 07:45:20
Üç sarışın detektif olmak üzere polis teşkilatına müracaat etmişler. Yapılması icap eden bir sürü imtihandan birini idare etmek de bir Komisere düşmüş. Komiser birinci kıza beş saniye müddetle bir dosyadan çıkarttığı bir resmi göstermiş.
- "Söyle kızım" demiş "Bu bir suçlunun resmi, bu adamın bariz ne özelliği var? Bunu ileride nasıl tanırsın?"
Kız şöyle bir durmuş ve "Çok kolay" demiş "Adam tek gözlü"... Komiser resime bakmış,
- "Kızım bu resim profilden, yani yandan çekilmiş. Tabii ki tek göz göreceksin..." demiş ve aynı resimi ikinci kıza gösterip aynı soruyu sormuş.
- "Bana bak" diye ilave etmiş "Doğru dürüst bir cevap ver"
İkinci kız: - "Bu adamı tanımak çok kolay" demiş "Çünkü adamın tek kulağı var"
Komiser: "Kızım" diye bağırmış "Bu resim profilden dedik yaa!... Adamın suratının öbür yanını göremiyoruz.
Onun için kaç gözü, kaç kulağı olduğunu bilemeyiz..."
Komiser, üçüncü kıza: -  "Kızım lütfen akıllı bir cevap vermeye çalış. Beni çıldırtma. Bu adamın bariz özelliği nedir?
Bu adamı bir daha görsen nasıl tanırsın?" diye sormuş.
Üçüncüsü, "Bu adam lens takıyor" diye cevap vermiş. Komiser şaşkın, şaşkın resime bakmış ama adamın lens takıp takmadığını bir türlü anlayamamış. Merak etmiş adamın dosyasını açıp okumuş, dosyadaki bilgiye göre hakikaten adam lens takıyormuş.
Komiser, üçüncü kıza hayranlık içinde: "Aferin be kızım" demiş "Doğru bilmişsin. Şimdi söyle bakalım bu adamın lens taktığını, resimden nasıl anlayabildin?" Kız: "Çok kolay" diye cevap vermiş.
- "Tek gözlü, tek kulaklı bir adamın gözlük takacak hali yok ya!..."   -:))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 05 Mayıs 2014, 20:45:43
"Eski bir Kızılderili sözü var, beyaz adam çok odun kesmek, kış çok çok soğuk olmak"

 :)) Çok iyiydi  :g

Ama ikinci hikayene respect bile vermedim Coulers  (d) (d) (d) 
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: sakoya1992 - 05 Mayıs 2014, 20:52:03
cinli hikayeler paylaşmak serbestmi :S
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 05 Mayıs 2014, 20:57:57
Paylaş paylaş, korkutmak istediklerimize anlatırız  :g
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: sakoya1992 - 05 Mayıs 2014, 21:00:31
Paylaş paylaş, korkutmak istediklerimize anlatırız  :g
:D geniş kapsamlı araştırma yapacağım :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 05 Mayıs 2014, 21:03:21
O kadar geniş tutmasan da olur, belki bizde korkarız o zaman  :g
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: sakoya1992 - 05 Mayıs 2014, 21:09:08
O kadar geniş tutmasan da olur, belki bizde korkarız o zaman  :g
tamam nasıl isterseniz modum  :PP
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 18 Mayıs 2014, 00:18:06
Bir gün Cengiz Han, tüm hanları toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş.
Cengiz Han, hanlarına;
”Ben Hanlar Han’ı Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, eşini göstererek;
”bu da benim hanım” demiş.

İşte ”eşim” anlamına gelen ”hanım” kelimesi böyle ortaya çıkmış.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: HaMZaKuRSaD - 18 Mayıs 2014, 04:39:27
Bir gün Cengiz Han, tüm hanları toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş.
Cengiz Han, hanlarına;
”Ben Hanlar Han’ı Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, eşini göstererek;
”bu da benim hanım” demiş.

İşte ”eşim” anlamına gelen ”hanım” kelimesi böyle ortaya çıkmış.

Cengizhan da diğerlerinin mi hanımıymış yani?  (prt)  :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 18 Mayıs 2014, 10:12:43
Cengizhan da diğerlerinin mi hanımıymış yani?  (prt)  :D

 :)) Hangi feminist uydurmuş bu hikayeyi yahu  :g
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 18 Mayıs 2014, 11:46:21
Hamza güzel bir ayrıntı yakalamışsın. :)) Soru hanı mıymış olmasaydı çok karışacaktı.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 18 Mayıs 2014, 16:54:29
Gerçekliği yüksek bir durum. Eski Türk devletlerinde hükümdarlara Han, Bey, Beg deniyor.
Aslında kullanılan dilde böyle bir ekleyerek türeme yok ama bu ünvanlara -im eki ekleniyor.
Devlet liderlerinin eşlerine, önemli kadınlara Hanım, kızlarına Begüm diyorlarmış.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 18 Mayıs 2014, 17:10:37
Bir gün ElisaMcCline, tüm modlarını toplamış, sağ yanına da bilqin'i oturtmuş.
 ElisaMcCline, modlarına;
”Ben Modlar mod'u  ElisaMcCline, hepinizin moduyum ”, bilqin'i göstererek;
”bu da bilqin,yeter ulen banlayın bunu” demiş.

İşte forumdan banlamada böyle ortaya çıkmış; (gyk) :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: HaMZaKuRSaD - 18 Mayıs 2014, 17:11:33
Gerçekliği yüksek bir durum. Eski Türk devletlerinde hükümdarlara Han, Bey, Beg deniyor.
Aslında kullanılan dilde böyle bir ekleyerek türeme yok ama bu ünvanlara -im eki ekleniyor.
Devlet liderlerinin eşlerine, önemli kadınlara Hanım, kızlarına Begüm diyorlarmış.

Erkeklere de beyim diyorlar ya :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 18 Mayıs 2014, 17:14:55
www.youtube.com/watch?v=v1DMDKtqeIc
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 24 Mayıs 2014, 22:36:32
Olay 14 ekim 1998'de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş.

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi.

Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.

Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına doğru:
"Çok özür dilerim geciktim. Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi."

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan siyahi yolcuya dönerek:
"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.  (a)

O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi.
İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler.
Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 06 Temmuz 2014, 00:58:20
     Dünyanın en büyük finans şirketlerinden J.P. Morgan’ın CEO’su James Dimon’un, zengin koca avcısı bir kızın kendisine attığı bir elektronik postaya verdiği ibretlik cevap.

Zengin birisi ile evlenmek isteyen bir kızın J.P. Morgan’a yolladığı elektronik posta:

     Sayın Morgan,

     Sizinle dürüst olacağım. Bu yıl 25 yaşına giriyorum. Çok güzelim, iyi bir stilim var ve kaliteli şeyleri severim. Yıllık geliri en az 500 bin dolar veya daha fazla olan bir adamla evlenmek istiyorum. Aç gözlü olduğumu düşünebilirsiniz fakat New York’ta yıllık geliri 1 milyon dolar olan insanlar maalesef orta sınıf sayılıyor.

     Çok şey istemiyorum. Sizin sitenizde yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan biri var mı? Hepiniz evli misiniz? Bu konuları merak ediyor ve sormak istiyorum, sizin gibi zengin insanlarla evlenmek için ne yapmam gerek?

     Bugüne kadar birlikte olduğum erkekler arasında en zengini yılda 250 bin dolar kazanıyordu. Central Park’ın batı yakasında, yüksek bütçeli rezidanslarda yaşamak isteyen biri için yıllık 250 bin dolar yeterli değil. Size alçak gönüllülükle soruyorum:

1) Zengin bekarlar nerede takılır? (Lütfen bar, restaurant, spor salonu, kulüp, vs. gibi mekanların isimlerini ve adreslerini yazar mısınız.)

2) Hangi yaş kategorisine odaklanmalıyım?

3) Çoğu zenginin eşleri neden ortalama güzellikte? Bir kaç kızla tanıştım; güzel veya ilgi çekici değiller ama zengin erkeklerle evlenebiliyorlar.

4) Kimin karınız, kimin yalnızca sevgiliniz olabileceğine nasıl karar veriyorsunuz? Benim hedefim evlenmek. Zengin bir adamla evlenebilmek için ne yapmalıyım ?

     Saygılarımla, Bayan Güzel.

James Dimon’un kıza yanıt olarak yolladığı elektronik posta:

     Sevgili Bayan Güzel,

     Yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Tahmin ediyorum ki sizin gibi aynı soruları soran pek çok genç kız var. Lütfen profesyonel bir yatırımcı olarak durumunuzu analiz etmeme izin verin. Benim yıllık gelirim 500 bin doların üzerinde, sizin kriterlerinize uyuyor, bu sebeple zamanınızı boş yere çalmadığımı umut ediyorum.

     Bir iş adamı gözünden bakarsak, sizinle evlenmek kötü bir fikir. Nedeni ise çok basit, lütfen açıklamama izin verin. Detayları bir kenara bırakırsak, yapmaya çalıştığınız şey “güzellik” ile “para” ikilisini takas etmek: A kişisi güzelliği sağlar, B kişisi de bunun için ödeme yapar, gayet adil. Fakat burada ölümcül bir problem var; sizin güzelliğiniz kaybolacak ama benim param iyi bir sebep olmadıkça tükenmeyecek. Aslına bakarsanız, benim gelirim yıldan yıla artabilir, ancak siz yıldan yıla güzelleşemezsiniz. Bu sebeple, ekonomik açıdan bakarsak, ben değer kazanan bir varlıkken siz değer kaybeden bir varlıksınız. Hem de sıradan bir değer kaybı değil, katlanarak artan bir değer kaybı. Eğer güzellik sizin tek varlığınızsa, değeriniz 10 yıl sonra çok daha düşük olacak.

     Wall Street’te kullandığımız bir terimden yola çıkarsak, sizin için “takas pozisyonu” diyebiliriz, “satın al ve bekle” değil. Sizi satın almak iyi bir fikir değil, bu sebeple kiralamayı tercih ederim. Çünkü alışveriş değeri düşen bir şeyi uzun süre elde tutmak hiç de akıllıca değildir. Şüphesiz; aynı şey sizin istediğiniz evlilik için de geçerli.

     Bu yazdıklarım size zalimce geliyorsa bir de şöyle düşünün; tüm paramı kaybetseydim, beni terk etmez miydiniz? Aynı şekilde güzelliğinizi kaybettiğinizde, benim de çıkış yolunu bulmam gerekmez mi?

     Yıllık geliri 500 bin doların üstünde olan insanlar aptal değil; sizinle yalnızca çıkarız ama evlenmeyiz. Size, zengin bir adamla evlenme fikrini unutmanızı öneririm. Bu arada, yılda 500 bin dolar kazanan o zengin siz olabilirsiniz. Zira o kadar parayı kazanmak, zengin bir aptal bulabilme ihtimalinizden daha yüksek…

     CEO J.P. Morgan
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 06 Temmuz 2014, 01:49:44
Hepimizin borçları ve sıkıntıları az çok vardır. Fakat bunların üstesinden gelecek güç ve azmi kendimizde bulmamız gerekmektedir.

Bir zamanlar çok başarılı olan işadamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. “Çok üzgünsün. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli. Benimle paylaşmak ister misin?” diye sordu.

İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, “Sana yardım edebilirim!” dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: “Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al!” Ve geldiği gibi hızla gözden kayboldu yaşlı adam. İşadamı şaşkınlıkla elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza John Rockfeller’a aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına… “Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim” diye düşündü. John Rockefeller’e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi.

Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveni ve yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra işlerini yoluna koyabilmişti. Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup kâr etmeye başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu.

Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.

Hemşire “Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir” dedi, “Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor.” diye ekledi. Adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı. İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı. Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti. Hayatını değiştiren, yeniden kendinde bulduğu özgüven ve inançtı.

Anladı ki, başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır.

     Ferda Can Zorlu
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 06 Temmuz 2014, 15:59:19
Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor.”

:)) :)) :))

O anda adamın yüzünü görmek - paha biçilmez :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 06 Temmuz 2014, 23:44:46
Adamın tekrar yırtmasına vesile olmuş amca bey. :y  Bizde olsa n'olurdu, (prt) beklediğin ifadeyi bankacılar görürdü? :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 07 Temmuz 2014, 00:09:59
:)) :)) :))

O anda adamın yüzünü görmek - paha biçilmez :D

 :)) Ya çeki alır almaz bankaya gitseydi  :g
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 07 Temmuz 2014, 00:16:37
:)) Ya çeki alır almaz bankaya gitseydi  :g

Demekki neymiş, çekleri hiç bozdurmazsan, daha çok para kazanırsın :P :D
Var mı beni çekle dolandırmak isteyen :D Canım çekti bak şimdi :))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: blqn - 07 Temmuz 2014, 00:18:35
Leonardo DiCaprio Sıkıysa yakala filmini bilirmisin hocam..  :D Seni ona havale ediyoruz..  :P
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 07 Temmuz 2014, 00:27:02
Leonardo DiCaprio Sıkıysa yakala filmini bilirmisin hocam..  :D Seni ona havale ediyoruz..  :P

Yok, bana tek çek yeter :P
Adam dünyayı dolandırmıştı, be yaw :D

Edit:
Bu arada, daha yeni bir filmini seyrettim geçenlerde. yine dolandırıcılık üzerine, bu sefer Wall Street ' e takmıştı.
Wolf of Wall Street miydi neydi :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 24 Ağustos 2014, 02:59:32
Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum.
Tam işyerinin önüne geldik, muhit kalabalık cadde işlek. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin
yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için
debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim. Bana doğru döndü:
- Vaktin var mı ağabey?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var.
Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?” - “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”

5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini,
İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,
o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
 “Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi.
Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
 “Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?” - “Hayatta nasıl başarılı olunur?”
 ” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”

- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp
“Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin.
O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda
her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden
geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire.
Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane,
dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?” dedi sordum: - “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı. Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
 “Ağabey, aradan 15 yıl geçti… Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
 “Biz 5 kardeş, beşimizin de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”

“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
 “Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık.
Her şeyimiz var Allah’a şükür.” Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!” dedi. - Nedir bomban?” dedim.
- Nerede oturuyoruz biliyor musun? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”

Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 24 Ağustos 2014, 03:16:27
:y
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 26 Ağustos 2014, 12:24:52
Coulers bu zamana kadar paylaştığın en güzel hikayeydi  :)

Bizim burda da bunun başka bi türünü söylerler, ömrün boyunca yırt kendini, çalış birktir biriktir, sen toprak olunca hiç tanımadığın el oğlu gelsin, beş dakikada bütün herşeyini yesin bitirsin  (d)
Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız.  :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 10 Kasım 2014, 14:14:25
Günlerden bir gün Hz. Peygamber ashabı ile sohbet ederken, fakir bir zât çıkageldi ve zengin bir adamın yanına çömeldi. Bunun üzerine, zengin adam âdeta elbiselerini toplayıp öbüründen kaçınır gibi bir tavır sergiledi. Gözünden kaçmayan bu hareket üzerine, Resûlullah’ın yüzü değişti ve:
“Ey falan!” dedi. “Zenginliğinin ona kaçmasından mı, yoksa onun fakirliğinin sana bulaşmasından mı endişelendin?”
Adamın: “Zenginliğin zararı mı var ki yâ Rasûlallah!” diye karşılık vermesi üzerine, Peygamber Efendimiz: “Evet” dedi. “Zenginliğin seni ateşe çağırırken, fakirliği onu cennete çağırıyor.” Bu cevap üzerine adam endişe içinde: “Öyleyse beni bundan ne kurtarır?” diye sordu. Peygamber Efendimizin cevabı şuydu: “Onun başını sıvazlayıp gönlünü alman...”
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 10 Kasım 2014, 14:23:26
Yıllar önce bir genç delicesine aşık olmuş. Sonunda bir gün sevdiği kıza açılmış ama reddedilmişti.

Aradan seneler geçmiş genç aşkından yazdığı şiirlerle ünlü bir şair olmuş. İsmi duyulmuş, namı yayılmış.

Sevdiği kız bir zamanlar kendisini seven gencin namını duymuş. Kocasını da yanına alarak adamın yanına gitmiş ve şöyle demiş;

-Beni tanıdın mı? -Tanıyamadım. Kadın ısrarla tekrar sormuş. -İyi bak tanımadın mı, demiş.

Adam gerçekten de tanıyamamış. -Tanıyamadım. Bunun üzerine kadın,

-Sen seni şair edeni nasıl tanımazsın. Adamda bunun üzerine sinirlenerek,

-Madem ki keramet sendeydi, yanındaki neden şair olmadı?
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 10 Kasım 2014, 14:50:56
Çok samimi iki dost ve arkadaş varmış. Fakat bir tanesi çok kurnaz, atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi.
Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister.
Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.
Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini
ve kendisinin evlenmesine izin vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.
Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.
Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir...

''Ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım'' diyerek arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister.
Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yine de arkadaşına kızamaz.
Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler.
Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar.
Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık zengindir.
Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.
Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister.
Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur. Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına; kendisinin de yalnız olduğunu söyler.
Bu evde birlikte yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.
Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kıza nasıl ulaşacağını,
kendisinin hiçbir tanıdığının olmadığını söyler. Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.
Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu
yine de unutamamıştır... Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir.

Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya;
-Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim.
Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden izin istedi. Çok üzülerek ondan da vazgeçtim.
Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. İşlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden
iş istedim. Bana iş vermedi. Çok üzüldüm, ama yine de arkadaşıma kızmadım çünkü biz gerçek dosttuk.

Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;
-Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi.
Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısından da ayrıldı. Nişanlısını istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı.
Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım. İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi.
Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı.
Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.
Evine gelen dilenci kadın benim annemdi. Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim.
Şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim.
Herşey senin içindi dostum...

İnsan dostu için yaptıklarını mecbur kalmadıkça açıklamaz... Yakın olduklarınızla farkettirmeden, karşılıklı kimbilir neler yaptınız?
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 04 Aralık 2014, 02:55:39
Efsane Wimbledon'un ilk siyahi Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi..

Hayranlarından biri sordu..

"Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?"

 Arthur Ashe cevap verdi..

"Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,

 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir,

 500 bini profesyonel tenisçi olur,

 50 bini yarışmalara girer,

 5 bini büyük turnuvalara erişir,

 50'si Wimbledon'a kadar gelir,

 4'ü yarı finale,

 2'si finale kalır.

 Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'neden ben' diye hiç sormadım.

 Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'niye ben' derim?
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 26 Ocak 2015, 17:58:00
          Fırtına  Çıktığında  Uyuyabilmelisiniz

    Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Gel gelelim ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, "Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur" diyorlardı. Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp:
   "Çiftlik işlerinden anlar mısın?" diye sormadan edemedi çiftlik sahibi.
   "Sayılır" dedi adam, "Fırtına çıktığında uyuyabilirim." Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Taa ki o fırtınaya kadar... Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu:
   "Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım." Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: "Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim." Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
    Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu. Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu.  Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı:
   "Fırtına çıktığında uyuyabilirim." Sıkıntılara, zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız; fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca... Kızgınlıkla karar almayın, mutluluktan uçtuğunuzda söz vermeyin. İkisi de sarhoşluk ânıdır; akıl başta değildir.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 26 Ocak 2015, 23:24:33
Bence çıkarılacak bir sonuç daha var
Ummadık taş baş yarar'ın olumlu olarak kullanılan atasözü, şu an aklıma gelmedi  :g
Beğenmediği kişiyi işe aldı, iyiki de almış, afferin  8)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 27 Ocak 2015, 10:50:11
 Hakir görme mazlumu, bakarsan ne cevherler vardır onda.    KULIRS
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 29 Ocak 2015, 23:14:52
                    (https://fbcdn-sphotos-f-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xap1/v/t1.0-9/s526x296/10891553_10152982212432510_5963459257087005776_n.png?oh=edebd2d78966fc3322d09e7e841091f4&oe=55513F0E&__gda__=1433297589_e89ba5aae707470c9fa431dc99045076)

Kadın taksiye binmiş ve havalimanına gitmek istediğini söylemişti. Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola önlerine çıktı. Şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı. Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu.

Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı. Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Kadın bütün bu olanları şokunu yaşarken taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.

'Neden böyle davrandınız.' diye sordu kadın, 'Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti.'

Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek Çöp Kamyonu Kanunu dedi. Kadın, 'Çöp Kamyonu Kanunu nedir?' diye sordu anlamamıştı. Şoför açıkladı pek çok insan çöp kamyonu gibidir. Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben bazen de siz olabilirsiniz. Kişisel algılamayın sadece gülümseyin onlar için iyi şeyleri temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize evinize taşımayın veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.

Başarılı ve mutlu insanlar çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler. Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla size iyi davranan insanları sevin iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun.

Hayat %10 onunla ne yaptığınız, %90 onu nasıl alıp karşıladığınızdır.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: universitely76 - 30 Ocak 2015, 09:54:51
Çok önceden okumuş olduğum bu hikaye geçen hafta forumdayken aklıma gelmişti.. Paylaşım için teşekkürler Coulers :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 30 Ocak 2015, 13:17:48
Kimsenin kendi kızgınlığını, alakasız başka birinden çıkarma hakkı yoktur. Empati yapmak lazım; saygı, sevgi ve insanlıkta gerek tabii.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 01 Şubat 2015, 22:20:59
     Kazı Bağırtmadan Yolmak

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına Baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler.
Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

Padişah, ihtiyarı selamlamış:
"Selamunaleykum ey pir'i fani."
"Aleykumselam ey serdar'ı cihan."

Padişah sormuş: "Altılarda ne yaptın?"
"Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor."

Padişah gene sormuş: "Geceleri kalkmadın mı?"
"Kalktık... Lakin, ellere yaradı."

Padişah gülmüş: "Bir kaz göndersem yolar mısın?"
"Hem de ciyaklatmadan."

Padişahla Başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah
Başvezire dönmüş: "Ne konuştuğumuzu anladın mı?" "Hayır padişahım."

Padişah sinirlenmiş: "Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş.
Bakmış adam hala orada çalışıyor. "Ne konuştunuz siz padişahla?"

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:
 "Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir 100 altın söyleyeyim."

Başvezir, 100 altın vermiş.
"Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu?"
"Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."

Vezir kafasını kaşımış.
"Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?"
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
"Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da
kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim."

Vezir bir soru daha sormuş. "Geceleri kalkmadın mı ne demek?"
Adam bir 100 altın daha almış.
"Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız.
Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim."

Vezir gene kafasını sallamış.
Peki "Bir kaz göndersem yolar mısın", o ne demek?

Adam gülmüş. "Onu da sen bul..." :g
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: enderege - 01 Şubat 2015, 22:31:37


Padişah gülmüş: "Bir kaz göndersem yolar mısın?"
"Hem de ciyaklatmadan."


Bundan sonra her sorunuzdan 100$ alırım. :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 01 Şubat 2015, 22:37:07
Hikaye forum dışıdır, adı üstünde konu dışı. Kaz yolmaya hayır. Kaz olma hakkımız engellenemez. :))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: aliberk - 01 Şubat 2015, 22:38:05
Adam gülmüş. "Onu da sen bul..." :g
Ellerine sağlık Coulers79 güzel hikayeler paylaşıyorsun :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 01 Şubat 2015, 22:42:00
Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve
eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.

Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek neolduğunu fark edince,
önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra herkesin şaşkınlığına, sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra,
çiftçi kuyuya bakar. Ve gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya
silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.

Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile. Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.

Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.
Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın. Mutluluğun 5 basit kuralını unutmayınız:

 1. Kalbinizi nefretten arındırın - Affedin.
 2. Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
 3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
 4. Daha çok verin.
 5. Daha az bekleyin.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 01 Şubat 2015, 23:04:11
Katil uşak ? :P Çocukluğum geldi aklıma annem gariptir biraz :D La Fontaine yada ne bileyim kırmızı başlıklı kız hikayeleri yerine bu tarz hikayeler anlatırdı uyuturken :D En çok dinlediğim iki hikayeden biriydi diğeride "Vermeyince mabut neylesin sultan mahmut" olan :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 01 Şubat 2015, 23:38:31
Sensin garip  (d) Kadıncağız gidip elin yabancılarının masallarını anlatmaktansa bizim Atalarımızın ibretli güzel hikayelerini anlatmış, napsın başka  (d)
Kadın yatarken hadi yallah yatağa deyip göndermemiş, kıymetini bil  (d)

Heee Hakan Modum dimi sataştığım  (prt)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 01 Şubat 2015, 23:52:23
Senin hikayeye mi denk gelmişiz? Bi eşekli hikayemiz bile olmadı biliyor mu sun? :D

Biri beni turuncuya boyasa, konu dışına bağlasa olma mı? PC'm cık olmaz diyor. :))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: ElisaMcCline - 02 Şubat 2015, 06:08:12
Senin hikayeye mi denk gelmişiz? Bi eşekli hikayemiz bile olmadı biliyor mu sun? :D

Biri beni turuncuya boyasa, konu dışına bağlasa olma mı? PC'm cık olmaz diyor. :))

Var böyle bir düşüncem :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 02 Şubat 2015, 14:09:22
Yapma bunu kırmızı yapma :D Ağır gelmeyelim ? :))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 02 Şubat 2015, 23:35:41
PC bugün çok zor açıldı, yarının garantisi yok. Artık gittiği veya geldiği yere kadar.

Hoca telemisyonu aç, (gyk) hoca telefizyonu aç. :PP Belgesel seyredeceğük ya. :m
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 11 Mart 2015, 02:58:16
Evli çift, fakir olduklarından istedikleri şeyleri bir türlü alamıyorlarmış.
Adamın babasından yadigar bir saati varmış. Fakat bu saatin zinciri yokmuş.
Adamın tek hayali babasından kalan bu hatıraya gümüş bir zincir alabilmekmiş.
Karısının da o kadar güzel saçları varmış ki, o saçlara yakışır gümüş bir toka almak istermiş ömrü boyunca.
Evlilik yıldönümlerinde kadın bir perukçuya gidip saçlarını satmış. Aldığı parayla da ucuz bir peruk alıp başına geçirmiş.
Kalan parasıyla da eşinin babasından kalan saate, eşinin o çok sevdiği zinciri almış.
Akşam evinde heyecanla kocasının gelmesini bekliyormuş. Nihayet eşi eve gelmiş.
Kadın hemen hediyesini vermiş eşine. Adam üzülerek almış hediyeyi.
- ''Nasıl alabildin bu zinciri?'' diye sormuş eşine.
Saçlarını sattığını söylemiş kadın. Daha da üzülmüş adam bunu duyunca.
Çünkü; o da karısının o çok istediği tokayı almış, babasından yadigar saati satarak... :'(
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 11 Mart 2015, 03:30:07
Bu hikayeden çıkan sonuç kendi başına iş yapma hem saçın gider hem saaatin :P
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 12 Mart 2015, 00:24:09
Mis olmuş, kadın tokayı güleeee güleeeee kullansın  8) saçın kökü onda yine uzar yine uzar  :g
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 21 Mart 2015, 22:58:31
   Bekri Mustafa, Sultan IV. Murat döneminde yaşamış ünlü ayyaşlardan biridir. Kadırga doğumlu Bekri Mustafa aslında iyi bir eğitim almakta olan bir gençti. Yorgancı babası onu medreseye yazdırmış, iyi bir eğitim görmüş. Ne var ki, önce annesi ve daha sonra da babası vefat edince önce medreseden ayrıldı ve daha sonra da baba mesleği olan yorgancılığı da bırakıp genç yaşta kaybettiği anne ve babasını içkilerde aradı.
   Bekri Mustafa ile içki yasağını koyan Sultan IV. Murat’ın ilk karşılaşmaları bir kayıkta olur. O günlerde Bekri Mustafa kayıkçılık yapmaktadır. O gün biryandan çalışıp kürek çekmekte ve bir yandan da kürek çekmektedir. Öte yandan koyduğu içki yasağını bizzat kontrol etmek için tebdil-i kıyafetle dolaşan Sultan Murat, Bekri Mustafa’nın kayığına biner ve kendisini karşıya geçirmesini ister. Küreklere asılan Bekri Mustafa arada bir testisini de kafaya dikmektedir. Sultan merak eder ve sorar:
– O testinin içinde ne ola ki? Mustafa cevap verir:
– Efsunlu bir içecek, der.
   Bunun üzerine Sultan içeceğin tadına bakmak ister. Bekri Mustafa karşısındakinin IV. Murat olduğundan habersiz içki testisini uzatır.
– Aman dikkat et, adamı çok fena halde çarpar ha, der.
   Testiden bir yudum alan Sultan Murat testidekinin ne olduğundan emin olunca kimliğini açıklama gereği duyar.
– Ben içkiyi yasaklayan Sultan IV. Murat’ım, der.
   Bekri Mustafa ise güler,
– Dikkatli iç demedim mi? Bak ilk yudumda çarptı seni, der. :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: abcb - 21 Mart 2015, 23:00:20
Gitti kelle  :PP
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 12 Nisan 2015, 19:18:55
     Amatör ligde top oynuyordum. Kulübün eski hocalarından biri geldi. Normalde ilk 11 oyuncusuydum. Hiç sebepsiz yere kadro dışı bırakıldım. Hocanın gelmediği birkaç maçta oynadım sadece. Yöneticiler hocaya karışmazlardı ama keşke başka hoca olsaydı derlerdi. Antrenör beni tanımıyordu, sadece tanıdığı benden eski oyuncuları ve genç oyuncuları oynatıyordu. Ben forvettim yerime genç bir çocuk oynuyordu. Topa vurmada henüz eksikleri vardı. Ara sıra boş kaleye kaçırdığı goller oluyordu. Bazı kaçırdığı pozisyonlarda abi sen olsan atardın diyordu. Henüz bırakın golü, kaleyi tutan vuruşu yoktu ama her maç banko oynuyordu. Bu arada kadro dışıyım ama antrenmanları kaçırmıyorum, yeni de bir ayakkabı almıştım. Yöneticilerle konuşuyoruz niye oynatmıyor diye 'valla biz senden memnunuz ama hoca değil heralde' diyorlardı. :S
     Yeni ayakkabımı doğru düzgün giymek nasip olmadı. Sürekli 'bu kadar emeğe yazık be, ayakkabım bile o kadar antrenmanlı ki sahaya çıksa gol atar' diyordum. Bu laflar üzerine birgün bu genç arkadaşa ayakkabı lazım oldu bende verdim. 'Ayakkabım uğurlu gelir ve belkide ilk golünü bu maç atabilirsin' dedim. :g O maç ilk kaleyi tutan şutunu ve ilk golünü attı. Bu takımın en zayıf halkası arkadaşın, ayakkabımla çıktığı maçlarda vurduğu gol olmaya başladı. (Incredible, unbelievable, amazing! *) Can you believe it?) Bir anda gol krallığında yarışmaya başladı hatta başka bir takımla transfer için anlaştı. Takımda havası arttı, haftalar geçti arada istedim vermiyor 'lazım olursa alırsın abi' diyor, e oynamadığım için lazımda olmuyor. Neyse ayakkabının görevi bitti, eskidi geri aldım ve herşey normale döndü. Ayakkabımla onlarca gol atan arkadaş sezon bitene kadar bir gol ya attı ya atamadı. Kader bir gencin ortaya çıkmasına vesile oldurdu diyebiliriz, ayakkabı ve yol parası bana geçti yalnız. :))
     Amatörde torpil olur mu valla oluyor. İlk başladığım sene gencim daha, kadroya bile giremiyorum nerdeyse. İlk maçıma yedekten girerek çıktım. İlk golümü attım ve maçı kazandırdım. Arkadaşlar 'ooo hadi formayı kaptın, artık ilk 11'sin' diyorlardı. Bende içime doğmuş gibi belli olmaz, en kötü yine yedekten girerim diyordum. Ertesi hafta ne oldu dersiniz, kadro dışı :D bunu ben dahil kimse beklemiyordu. Formaya hasret kaldık. Son maç aynı takıma karşı oynuyorduk, bu kez iddiaları da yoktu ve daha güçsüzlerdi. Yenersek şampiyonduk yenemedik. Oysa ben çok formdaydım fakat tribündeydim. O sezon yerime oynayan arkadaşlar iki-üç gol atarak 2.lige transfer oldular.
     Birgün mahalledeki uzun boylu, yabancı ve basketbolcu arkadaşlarla basket oynuyoruz. Kısa boylu ama hızlıyım, kafa kafaya maç yapıyoruz. O gün çoğu ribaundu ben aldım. Ertesi gün futbol maçım vardı. Maçtan önce arkadaşlara uzun boylu basketçi arkadaşlardan aldığım ribaundları anlattım. İnşallah maçta elim topa gitmez dedim. Biri haksız karar olsada iki elle oynama, iki sarı kart sonucu kırmızı kart görmüştüm. Elim istemsiz havalanıyordu, sonra sen gel top çarp hayda yine kadro dışı. -:))
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 21 Nisan 2015, 01:29:45
www.facebook.com/video.php?v=889666131074774
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 29 Mayıs 2015, 22:38:36
Seçim yaklaşıyor onla ilgili biraz ama ossun Oy vermiycem gitmiycem aman tatilden gelip oymu vericem canım diyenlere gelsin :PP :)

Nemrud, ona karşı gelen Hz. İbrahim'in ateşte yakılması emrini vermiş. Meydanda odunlardan büyük bir yığın yapıp odunları tutuşturmuşlar. O kadar büyük bir alevmiş ki bulutlara kadar yükselmiş.
Bütün hayvanlar ateşten korkmuş kaçmış. Nemrud, ne güçlü bir kral olduğunu herkes anlasın, görsün istemiş. Nemrud'un askerleri İbrahim Peygamber'i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış.
Bu sırada göklere kadar varan ateşe doğru bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile telaşla gidiyormuş. Başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş:
- Acele ile nereye gidiyorsun?
Telaşla yetişmeye çalışan karınca, ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp cevap vermiş:
- Haberin yok mu? Nemrud, İbrahim peygamberi ateşe atacakmış. Meydana ateşin olduğu yere su götürüyorum.
Diğer karınca kahkahalarla gülerek demiş ki:
- Senin yanan büyük ateşten haberin yok mu? Ateşe hiç bakmadın mı? Ne kadar büyük, senin bir damla suyun ateşe ne yapabilir ki?
Bir damla su taşıyan karınca:
- Olsun, hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır demiş.

Kıssadan hisse üşenmeyin gidin oyunuzu verin tarafınız belli olur en azından :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: silver - 30 Mayıs 2015, 00:32:18
Vay be @hakanatik01 konuyu nasıl buraya bağladınız hayretler içerisindeyim :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Dio - 30 Mayıs 2015, 11:12:11
bu yıl ilk kez oy vercem (p) vermesemmi acep :PP (gyk)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: silver - 30 Mayıs 2015, 11:16:08
bu yıl ilk kez oy vercem (p) vermesemmi acep :PP (gyk)
@hakanatik01 çok kızar sonra demedi demeyin :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 30 Mayıs 2015, 21:39:33
Nemrud'un yemişim ateşini diyen karınca, ninja Kanuni'ye ben hakkımı alırım diye malum olan karınca. :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Dio - 30 Mayıs 2015, 22:04:37
Nemrud'un yemişim ateşini diyen karınca, ninja Kanuni'ye ben hakkımı alırım diye malum olan karınca. :D
o karınca neon olmasın :P
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: silver - 30 Mayıs 2015, 22:57:35
Benimde aklıma gelmedi değil :D
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 03 Haziran 2015, 01:06:58
Verip vermemek sizin kararınız kızmam canım öyle şeye yarın öbür gün size sorduklarında verecek cevabınız olsun bir duruşunuz olumlu/olumsuz olsun diye düşünüyorum sadece yoksa isteyen vermesin Can Dündar'ın bir kitabı var mesela "Savaşta ne yaptın baba " diye bu tarz bir soru ile muhattap olacağınız da cevap verebilecekseniz zaten vermeyin oyunuzu :PP :D İlerde olumlu yada olumsuz konuşmaya hakkınızın olması mı iyidir susup oturmanız mı bunun kararına göre oy vermeye gideceksiniz.Bizim burda 118K ile milletvekili seçiyoruz zaten bir oy bile önemli :P
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: silver - 03 Haziran 2015, 09:49:04
Yukarıda söylediklerimiz ve yazdıklarımız şaka mahiyetinde zaten @hakanatik01 ;) :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 03 Haziran 2015, 14:04:25
Şakadan hiç hoşlanmam!! :P Çevremde 1-2 kişi bu tarz konuşmalar yapıyorda forumumuzda bu tarz düşünen varsa bir daha düşünsün oy konusunu diyeydi o hikaye nerdende nereye geldi ama hee, ayden (yvr) :)
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Dio - 03 Haziran 2015, 14:17:52
bakalım unutmazsam giderim kullanmaya :P
yav bu oyumuzu satabilceğimiz bi site yokmu? bunun da ticareti yapılabilir aslında :DD
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: silver - 03 Haziran 2015, 19:11:57
Burada da kimse şakadan hoşlanmıyor nedense :PP
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: hakanatik01 - 22 Haziran 2015, 23:47:27
Atam Fatih gibi şunu yaptım bunu yaptım diyenlere gelsin bir aynaya baksınlar bakalım ne kadar benziyorlar  (hydr)

Fatih Sultan Mehmet Vasiyetnamesi
Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde vakf-ı sahih eylerim.

Şöyle ki:
Bu gayri menkulâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim.
Bunlar ki, ellerinde bir kab içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklarda tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökerler ki, yevmiye 2O’şer akçe alsınlar.

Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasbeyledim.
Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilâ-istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifayâb olalar. Orada mümkün değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldırarak orada şifa bulduralar.

Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah ehl-i erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda dağlara ve ormanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.
Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeğe veya almaya bizatihi kendüleri gelmeyüp, yemekleri güneşin loş karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle…


Rahmetli Demirel'in yaşadığ bir olayda aklıma gelmedi değil bunlara(tüm siyasetçilere) onuda demek lazım :)
Demirel Bir gün miting meydanında konuşuyordu. 
"Size ne yapmadım ki. Kopruler, barajlar, yollar.. "
Kalabalıktan biri bağırdı:  "Babayın parasıyla mı yaptın?"    (spk)
Başlık: Allahü Tealayı Bilir misin?
Gönderen: Coulers79 - 06 Eylül 2015, 04:55:05
   Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Cenâb-ı Hakk’ın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâ'yı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve:
-Evlâdım, Allahü teâlâ'yı bilir misin? buyurdu.
   Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.
-Hak teâlâ'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâ'dan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâ'yı, böylece bildim.
-Allahü teâlâ'yı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allah'ın elbette kullarına benzemeyeceğini anladım.
   Abdullah bin Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? diye sordu.
   Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.
-Bunlar nelerdir? Ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalp verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti için eyledi ki, bu kalp ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek için eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeyi, O'ndan bahsetmeyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
   Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
Başlık: Kimsin sen?
Gönderen: Coulers79 - 04 Ekim 2015, 20:37:40
Kalabalık bir uçak rötar yaptı. Tek bir görevli oldukça uzun bir kuyruktaki yolcuların uçuşlarını tekrar düzenliyordu.

Aniden oldukça kızgın bir yolcu diğer bekleyenleri yararak geldi. Biletini masaya koydu "Ben birinci sınıf yolcuyum ve bu uçakta olmalıyım." dedi.

Görevli yanıtladı: "Üzgünüm efendim size yardımcı olmaktan mutluluk duyarım ancak öncelikle bekleyenlere yardımcı oluyorum.
Onların ardından sizinkine bakabilirim."

Yolcu ikna olmadı. Yüksek sesle herkesin duyabileceği bir şekilde bağırdı, " SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?"

Görevli gülümsedi, sakince mikrofonu aldı. Sesi tüm terminale verdi:

"Lütfen dikkat? Burada, 12. kapıda bir yolcumuz var ve ''KİM OLDUĞUNU BİLMİYOR.'' Eğer kim olduğunu bilen varsa lütfen 12. kapıya gelsin."
Başlık: Bir Türkü Öyküsü
Gönderen: Coulers79 - 18 Ekim 2015, 17:43:11
              Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz  (str)  Bu Türkü Onun İçin Yakıldı

     Sandıkçı Şükrü kalabalıktan hoşlanmayan kendi halinde biriydi. Bir düğünde kardeşi vurulunca katili kovalayıp aynı akıbete uğrattı. Anadolu insanının haksızlık karşısındaki duruşunu anlatır, halk kahramanlarının hikayeleri. Bu topraklardaki milletler; yiğitlik ve iyilikseverliği destanlaşan nicelerinin içselleştirilmiş yaşamlarıyla doludur. Zalimin karşısında mazlumdan yana tavır alışları anlatan bu halk hikayeleri, özgürlük mücadelesinin sembolüdür aynı zamanda. Yiğitlik ve dostluk örnekleri hikayeci aşıkların coşku dolu türküleriyle ulaşır ve özümsetilir topluma. Karadeniz Bölgesi’nde de dilden dile gönülden gönüle akar durur. İşte bunlardan biri de Sandıkçı Şükrü’nün öyküsüdür.
     Rize'nin Portakallık (eski adı Haldoz) mahallesi sakinleri şamatalı bir güne daha başlamıştır. Her hafta bir düğün vardı, mevsimiydi zira. Haldoz’da her şey yolundadır, büyük bir ziyafet vardır ve oradan oraya taşınır tepsiler. Orta yaşlardaki Sandıkçı Şükrü, kalabalığı pek sevmemediği için yerine kardeşini göndermiştir. Dükkânda oturmuş kafa dinlemektedir. Pencereden görür ki, bir çocuk mekana doğru koşmaktadır. Kapıda karşılar, nefes nefesedir. Sakinleşmesini bekler. Nefesleri düzene girince, “Kan ter içinde kalmışsın velet. Anlat hele ne oldu?” diye sorar. Korku dolu gözlerle kendine bakan çocuktan, “Kardeşin… Bıçakladılar onu! Karnından işte… Koş Ağabey!” cevabını duyar.
     Bir çırpıda olay yerindedir, kardeşi kanlar içindedir. Adeta aklı başından uçmuştur Şükrü’nün. Haykırır: “Kim yaptı bunu? Nasıl kıyabildi!” Gözler, Abdi Ağa’nın evini işaret etmektedir. Kan beyne sıçramıştır, koruma engelini de aşarak eve dalar: “Abdi Ağa! Çık karşıma! Erkekçe öl Abdi Ağa!” Abdi Ağa bahçe duvarından atlayıp kaçar. O peşine düşer, köy meydanında yetişir. Kulaklar Şükrü’nün bağırışıyla irkilir: “Abdi Ağa! Yüzünü dön Abdi Ağa. Arkadan vuranlar, kaçarken vurulanlar, kalleştir.” Hemen ardından iki el silah sesi yankılanır. Abdi Ağa’nın koca vücudu kana bulanmış halde yere serilmiştir. Jandarmalar Şükrü’yü tutuklar. Sinop Cezaevi’nin yolu gözükmüştür.
     Sandıkçı’nın karısı Fadime’ye göz koyan Rüstem Ağa için gün doğmuştur. Kadın borç erzak isteyince fırsat bilerek evlenmeye zorlar. Hayır yanıtı üzerine zorbalaşır. Olan bitenden haberdar olur olmaz arkadaşlarıyla hapisten kaçar Şükrü. Gerisi çoğu kişinin bildiği ve mırıldandığı “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” adlı eserin sözleri gibidir. Sandıkçı Şükrü Sinop Cezaevi’nden firar edebilen ender hükümlülerdendir. Sığındığı dağlardan inerek ilkin Fadime’yi rahat bırakmayan Rüstem Ağayı vurur. Jandarma günlerce iz sürer ama izine dahi rastlayamaz. Yöredeki dağlar Şükrü’ye avucunun içi gibidir. Güvenlik kuvvetleri takibi kesince çete kurar. Öyle bildiğiniz kötü çetelerden değildir onun ki. Mazluma asla zulmetmez. Fakirin ekmeğine katiyen dokunmaz. Tek düşmanı para ve gücüne yaslanan zalimlerdir.
     Sandıkçı Şükrü’nün türküsünde adı zikredilen Perilizade zengin bir şahıstır. Tarlasında yetiştirdiği ürünlerden yoksullara da dağıtması için haber iletir Sandıkçı. Tehdit savurmuştur alenen, Perilizade oralı olmaz. Şükrü ürünleri adamlarına toplattırıp fakir ve yaşlılara verdirir. Kimin başı sıkışsa, bir haksızlığa uğrasa Sandıkçı Şükrü’ye başvuruyordur. En acizler bile kapısında paşaymış gibi ağırlanır ve korunur. Ahâli sürekli onu evine, ocağına çağırır. Urusba köylüleri, aralarında üç kişi seçip ellerinde erzak ve hediyelerle Sandıkçı’ya gönderir. Onları kıramaz, birlikte köye inerler. Bir kahvehanede oturulur, çay eşliğinde hatıralar dillendirilir. Çocuklar bile yiğidi görebilmek için pencerelere yapışır. Böyle bir ziyarette, köyün zenginlerinden biri onu Jandarmaya gammazlar. Mekanın etrafı sarılır: “Etrafın sarıldı. Teslim ol, kan çıkmasın!” Şükrü silahına davranır. Kıran kırana çatışırlar.  Adamlarına askere isabet ettirmemelerini söyler Şükrü. Kan dökülmeden uzaklaşabilmeyi amaçlamaktadır. Hapse düşerse Fadime’si kolsuz ve kanatsız kalacaktır.
     Pencere camını kırarak dışarı atlar. Çatışa çatışa sağ kalan arkadaşıyla birlikte dağlara doğru at sürer. Bundan böyle oralarda barınamayacağını anlar ve Trabzon’un Of ilçesine gider. Trabzon Valisi Kadir Paşa otoritesini sarsılacağını düşünür ve 500 süvariyi Sandıkçı’nın üzerine yollar. Şükrü’yü tanıyan kolcu başı Varilcioğlu Sadık da yanlarındadır. Aynen türküde de söylendiği gibi; Sandıkçı Şükrü, Of’un İkizdere köyündeki Sanlı Mezrası’nda yaşlı bir kadının evindedir. İhbar sonrası çevresi atlılarla kuşatılır: “Sandıkçı Şükrü! Gel, teslim ol, öldürülmeyeceksin. Ben Varilcioğlu, söz veriyorum!” Şükrü, bu sesi tanır. Varilcioğlu’nu vakti zamanında birkaç serserinin elinden alıp hayatını kurtarmıştır. Yalnızdır, direnecek gücü yoktur. Elleri havada dışarı çıkar, tutuklanır.
     Süvariler arkada, Sandıkçı önde yola koyulurlar. Köyün çıkışına varıldığında silah sesleri göğü deler. Namludan çıkan iki kurşun, Sandıkçı’nın sırtına saplanır. Silahı Varilcioğlu ateşlemiştir. Kendini ölümden kurtaran yiğidi, para karşılığı kurşunlamıştır. Sandıkçı, iki mermi yemiştir fakat hala ayaktadır. Fazla dayanamaz yıkılır, yüzü topraktadır artık. Abdi Ağa gibi arkadan vurulmuştur. Bir farkla, ‘Mertçe’. O topraklar, Sandıkçı Şükrü’nün sözünü hiç unutmadı. Adı hep yaşatıldı. Yöre halkı, çocuklarını onun hikayeleriyle büyüttü. Adına nice türküler yazıldı.

     Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz

               Sene 1341 nefsime uydum
     Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
               Katil defterine adımı koydum
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Sen üzülme anam dertlerim çoktur
     Çektiğin çilenin hesabı yoktur
               Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Çok zamandır çektim kahrı zindanı
     Bize de mesken oldu Sinop’un hanı
               Firar etmeyilen buldum amanı
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Sinop kalesinden uçtum denize
     Tam üç gün üç gece göründü Rize
               Karşıki dağlardan gel oldu bize
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.

               Bir yanımı sardı müfreze kolu
     Bir yanımı sardı Varilcioğlu
               Beşyüz atlı ile kestiler yolu
     Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz..

          Sandıkçı Şükrü Destanı

          Sene bin üçyüz yirmi tamam
          Rize şehrinde okundu ferman
          Dünyada kimseye kalmadı iman
          Bu fani dünyaya itibar olmaz.

     Mahfume sebebdur Perilizade
     Yapmadı tapuyu düştü inade
     Görende paşayı uğrar feryade
     Korkusundan çünkü dermanı olmaz.
 
          Mutasarrif paşa gazaba geldi
          Yaktı kayığımı ciğerim deldi
          Ol saat bilun sandıkçı geldi
          Görünce ateşi aklum oynadı
          Ciğerum tutuşti aklum oynadı.

     Kale yokuşunda sipere yattum
     Hükümete şehre çok tüfek attum
     Tatlı yemeğume zehiri kattum
     Zulumsuz eşkıya tövbekar olmaz.

          Ağlama validem ettuğum çoktur
          Yiğitlik namında eksuğum yoktur
          Senden kayır beni acıyan toktur
          Yaktuğum canların hesabı yoktur..
Başlık: Hikayeler - Kral Arthur
Gönderen: Coulers79 - 29 Ocak 2016, 03:25:19
     Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri bir dizi ortaçağ öyküsünün kahramanlarıdır. Bu öykülerin oldukça ünlü olmasına karşın, Kral Arthur'un gerçekte kim olduğu bilinmez. Günümüzde tarih yazarlarının çoğu, Arthur'un MS 500'lerde İngiltere'deki kabilelerden birinin başkanı olduğu görüşündedir. Kral Arthur'un Sakson istilacılara karşı çok büyük bir orduyu yönettiği sanılmaktadır. 8. yüzyılda yaşayan ilk Galli tarihçilerden Nennius, Arthur'dan söz eden ilk yazardır. Arthur'un savaştığı Saksonlar, çoğunlukla İskandinav ülkelerinden ve Almanya'dan geldiler. Birbirini izleyen Sakson grupları, Kuzey Denizi'ni geçip, İngiltere'ye giderek Britonlar'a saldırdılar ve bu topraklarda yerleştiler. Saksonlar'dan kaçan Briton ve Kelt gruplarının bir bölümü İngiltere'nin batı ve güneybatısındaki, bugün Galler ve Cornwall olarak bilinen bölgeye, ötekilerse Manş Denizi'ni geçerek Fransa'nın Bretanya bölgesine yerleştiler. Galler, Cornwall ve Britanya'da Arthur hayranlıkla anıldığı için onunla ilgili öyküler kuşaktan kuşağa geçti. Her öykü, bir öncekinden daha olağanüstüydü. Sonunda, Arthur gelmiş geçmiş en büyük kahraman durumuna geldi; birçok yiğit şövalyenin karşısında saygıyla eğildiği büyük ve iyi bir kral olarak tarihe geçti.
     Arthur'un şatosu Camelot'un nerede olduğu hâlâ bir gizdir. İngiltere'de Camelot'un bulunduğu yer olduğu ileri sürülen altı değişik yöre vardır. Günümüzde Arthur'un kim olduğu ya da nerede yaşadığından çok İngiltere, Fransa ve hatta Almanya'daki köklü Kral Arthur öyküleri geleneği önem taşır. Nennius'un Arthur'dan ilk kez söz etmesinden sonraki 400 yıl boyunca Arthur hakkında başka bir şey yazılmadı. 12. yüzyılda Kral Arthur'la ilgili öyküler yaygınlaştı. İlk öyküler Latince yazılmıştı. Ama hemen sonra, ingiliz ve Fransız şairler, şiirlerinde Arthur'la ilgili öykülerden yararlandılar. 15. yüzyılda ingiliz yazar Thomas Malory, Arthur öykülerinin büyük bir bölümünü Arthur'un Ölümü (Morte d'Arthur; 1485) adlı kitabında topladı. 1948'de Türkçe'si de yayımlanan bu kitap, başlığının Fransızca olmasına karşın, İngilizce olarak kaleme alınmıştı ve 1485'te matbaada basılmış ilk İngilizce kitaplardan biriydi. 19. yüzyılda birçok insan ortaçağa ilgi duymaya başladı. Bir grup ünlü İngiliz şairi kendilerine göre yeniden yazdıkları Arthur öykülerinde Malory'nin kitabından esinlendiler. Bunların içinde belki de en çok tanınanı, Lord Alfred Tennyson'un The Idylls of the King (1859; "Kral Manzumeleri") adlı yapıtıdır. Alman besteci Richard Wagner de Arthur efsanelerinin kahramanlarını konu alan operalar yazdı. Parsifal, Tristram ve Isolde ile Lohengrin bunlar arasındadır. Kral Arthur'la ilgili çok sayıda çocuk kitabı da yazılmıştır.

     Kral Arthur Efsanesi
     Efsaneye göre Arthur henüz çocuk yaştayken Britonlar'ın kralı oldu. Babası Kral Uther Pendragon öldüğünde, şövalyeler kiliseye giderek, yeni bir kral bulmalarına yardımcı olması için Tanrı'ya yalvardılar. Kiliseden çıktıklarında kilise bahçesinde kocaman bir kaya gördüler ve kaya saplanmış bir kılıç vardı. Üzerinde altın harflerle kılıcı kim çekebilirse, onun kral olacağı yazılıydı. Bütün şövalyeler denedi, ama hiçbiri kılıcı yerinden kıpırdatamadı. Aylar sonra Kral'ın oğlu olduğunu sadece Merlin'in bildiği Arthur saplı olan kılıcı çekip çıkardı. Şövalyeler önce, henüz çocuk olan birinin kral olmasını istemediler. Ama Arthur bu efsanevi kılıcı kullanabilen tek kişi olduğu için kral oldu. Arthur daha sonra, İrlandalılar'ı yenmesi için yardım ettiği Carmalide kralının kızı Guinevere'yle evlendi. Arthur'un öğretmeni ve danışmanı, sihirbaz Merlin'in yaptığı yuvarlak masada her şövalyenin yeri vardı. Masa yuvarlak olduğu için hepsi eşit konumdaydı. En ünlü şövalyeler Sir Lancelot, Sir Gavvain, Sir Tristram, Sir Galahad ve Sir Perceval idi. Şövalyeler Camelot'tan çıkıp birçok serüvene at koşturdular; kötü şövalyeleri öldürüp, birçok güzel prensesi kurtardılar.
     Sir Lancelot şövalyelerin en güçlüsüydü. Kral Arthur'u kendisine başkaldıran yeğeni Sir Mordred öldürdü. Savaşta yenilen Mordred ölürken Arthur'u başından kılıçla yaraladı. Arthur kendisinin de ölmek üzere olduğunu biliyordu. Sihirli kılıcını göle atması için Sir Bedivere'e verdi. Gölün kraliçesinin Athur'a vermiş olduğu bu kılıç Arthur ölünce geri verilecekti. Sir Bedivere bu güzel kılıcı atmak istemedi, sakladı. Ama Arthur Sir Bedivere'i tekrar tekrar göle gönderdi. Üçüncüsünde Sir Bedivere kılıcı göle attı. Sudan bir el çıkıp, kılıcı yakaladı ve havada üç kez salladı. Sonra kılıç suda kayboldu. Bundan sonra siyah başlıklar giymiş üç peri kraliçesi Arthur'u almak için kayıkla geldi. Arthur'u, bir gün geri döneceğine inanılan sihirli Avlon Adası'na götürdüler.
Başlık: Dede Korkut Destanları
Gönderen: Coulers79 - 31 Ocak 2016, 05:34:20
Dede  Korkut  Hikayeleri

1- DİRSE HAN OĞLU BOĞAÇ HAN
Toy edilirken Karatağ'a oturtulan ve çocuğu olmayan Dirse Han'ın bir oğlu olur ve Bayındır Han'ın boğasını öldürdüğü için Dede Korkut tarafından "Boğaç Han" olarak adlandırılır, bey olur. Dirse Han'ın 40 yiğidi, oğlanı babasına kötüler. Babası avda oğlunu oklar. Annesinin sütü ve kırçiçeği oğlanın yarasına derman olur. Oğlan, 40 yiğit tarafından kaçırılan babasını kurtarır. Dirse Han oğluna taht verir.

2- SALUR KAZAN'IN EVİNİN YAĞMALANMASI
Salur Kazan, oğlu Uruz Han'ın uyarısına rağmen, Oğuz beyleriyle ava çıktığı sırada, evine üç yüz yiğidi ve Uruz'u bırakmasına rağmen düşman gelir. Eşini,gelinini ve oğlunu esir alır.Gördüğü rüya üzerine avdan dönen Salur Kazan, düşman ellerine gider. On bin koyununu düşmana vermeyen çoban da (o istemese de) kendisiyle gelir. Oğuz beyleriyle birlikte düşmanı yener ve yurtlarına dönerler.

3- KAM BÜRE BEY OĞLU BAMSI BEYREK
Bayındır Han'ın Oğuzları topladığı sohbete tüm beylerin oğullarıyla gelmesi üzerine, Büre Bey üzülür. Oğuz beyleri, Büre Bey için bir oğul, Bican Bey'e de doğacak oğlana vermesi için bir kız dilerler. Doğan oğlan büyüdükten sonra kendisine hediye getiren bezirgânları kafirlerden kurtarır ve "Bamsı Beyrek" adını alır. Banı Çiçekle evleneceği gece kafirler düğünü basarak Bamsı'yı esir alır. Banı Çiçek'in abisi Deli Karçar'a Yalancı oğlu Yaltacık'ın kanlı bir gömlek getirip "Bamsı öldü." demesiyle Banı Çiçek Yaltacık'a verilir. Düğün gecesi esir bulunduğu kaleden, tekfurun kızının yardımıyla kaçan Bamsı, yaşadığını Banı Çiçek'e bildirir. Sonra düğün yapılır.

4- KAZAN BEY OĞLU URUZ BEY'İN TUTSAK OLMASI
Kazan Bey, oğlunun henüz bir kan akıtıp, baş kesip isim sahibi olamayışına üzüldüğünü bildirir.Oğlu da babasından nasıl savaş edildiğini, kan döküldüğünü kendisine öğretmesini ister. Kazan Han bunun üzerine oğlunu ava çıkarır, bu sırada düşman gelir ve Kazan Han savaşmaya başlar. Oğluna sadece izlemesini söylemesine rağmen oğlan babasına fark ettirmeden savaşır. Babası, oğlunu bulamaz; evde de göremeyince düşmanla savaşılan yere gelir. Oğlunun kılıcını görünce onun esir düştüğünü anlar. Düşmanla tek başına savaşa giden Kazan Bey, yenilir. Bunun üzerine Hatun kırk kızla ve diğer Oğuz beyleriyle kafirleri yener. Oğuzlar yurtlarına dönerler.

5- KOCA DUHA OĞLU DELİ DUMRUL
Duha Koca oğlu Deli Dumrul, bir kuru çayın üstüne köprü diker, geçenden de geçmeyenden de akçe alır. Bunun sebebini de erliğinin, yiğitliğinin yayılması olarak açıklar. Köprü üstünde birinin ölmesi üzerine Deli Dumrul, bu yiğidin canını alan Azrail'in gelip kendisiyle savaşmasını ister. Bu başkaldırı üzerine tanrı, Azrail'i Deli Dumrul`un canını alması için yollar. Deli Dumrul, Azrail'i bir türlü yakalayamaz ve Allah'ın birliğine iman eder. Bir can getirmesi şartıyla canı bağışlanacak olur. Annesi de babası da can vermeyi kabul etmez. Artık öleceğine inanan Deli Dumrul, karısıyla helalleşmeye gider. Karısının kendisine canını vermek istemesi üzerine tanrıya "Ya ikimizin canını al ya ikimizi de yaşat." der. Allah ikisine de 140'ar yıl ömür verir, annesi ve babasının da canını alır.

6- KANLI KOCA OĞLU KAN TURALI
Kanlı Koca adında bir Oğuz eri kahraman oğlu Kan Turalı'ya onu evlendirmek istediğini söyler. Ancak oğlan, aradığı kadar kahraman, gözü pek bir kız bulamaz. Babası arar ve Trabzon tekfurunun kızının, tam oğlunun istediği gibi bir kız olduğuna kanaat getirir. Bir aslanı, bir boğayı ve bir deveyi öldürmek şartıyla verilecek olan kızı, Kan Turalı bu şartları gerçekleştirerek alır. Evlendikleri gece kafirlerin saldırısına uğrar ve savaşırlar. Savaş devam ederken Selcen Hatun eşini arar, bulamaz. Bulduğu yerde de yardım eder. Selcen Hatun'un düşmanı yendiği için övüneceğini düşünen Kan Turalı, Selcen'i öldürmeye karar verir. Ok çekerler; ancak Selcen, okunun başındaki demiri çıkartmıştır. Selcen'i böylece deneyen Kan Turalı ve Selcen, yurtlarına dönerler.

7- KAZILIK KOCA OĞLU YEGENEK
Bayındır Han'ın İç Oğuz beylerini sohbete çağırdığı bir gün, aralarından Kazılık Koca denilen bir bey Bayındır Han'dan akın ister. İzin alınır, Kazılık Koca yararlı ihtiyarlarla birlikte Karadeniz kenarındaki bir kaleye gider. Kalenin Tekfuru Kazılık Koca'yı aklar ve esir alır. 16 yıl esir kalan Kazılık Koca'nın 16 yaşına gelmiş olan oğlu Bayındır Han'a giderek babasını kurtarmaya gideceğini söyler. Yanına 24 sancak beyini de alır. Yola çıkmadan gördüğü rüyada Dede Korkut'tan öğütler alan Yegenek, Allah'a sığınıp dualar ederek tekfuru yener. Babasını kurtarır.

8- BASAT'IN TEPEGÖZÜ ÖLDÜRMESİ
Basat, Uruz Bey'in Oğuzlar'ın göçü sırasında düşürülüp bir aslan tarafından büyütülen oğludur. Uruz'un çobanı Oğuzlar'ın yaylaya göç ettikleri sırada bir peri kızıyla çiftleşir. Peri kızı, bunun acısını Tepegöz'ü (çobandan olan çocuğu) Oğuzlar'ın içine salarak çıkarır. Tepegöz, çocukların kulaklarını, burunlarını yer; adamları yiyerek öldürür. Basat'ın kardeşi Kıyan Selçuk da Tepegöz yüzünden ölmüştür. Basat gider ve kardeşi uğruna Tepegöz ile savaşır. Zayıf noktası olan tek gözünü yok ederek onu öldürür.

9- BEGİL OĞLU EMREN
Bayındır Han, Gürcistan'dan haraç olarak bir kılıç, bir çomak, bir at geldiğini görünce kızar. Bunları yiğitlere, boylara veremeyeceğini söyler. Dede Korkut, bu üç haracın da bir yiğide verilmesi yönünde akıl verir. Begil Yiğit, bunları kabul eder. Haraçları alan Begil Yiğit, Gürcistan sınırına yerleşir. Oğuz'a geldiğinde Kazan Bey'in Begil Yiğide avda hünerli olduğunu; ancak bu hünerin ata bağlı olduğunu söylemesi üzerine darılır. Oğuzlara başkaldırışından onu ancak karısı döndürür ve ava çıkmasını söyler. Av sırasında sağ uyluğunu kıran Begil, bunu bir süre saklar. Açıklaması üzerine Tekfur bunu duyar ve Oğuz üstüne yürür. Begil oğlu Emren direnir. Allah ona kırk er gücü verir, böylece kafirler yenilir.

10- UŞUN KOCA OĞLU SEGREK
Uşun Koca adında birinin Egrek ve Segrek adında iki oğlu vardır. Egrek, bir gün beyleri çiğneyip Kazan Bey'in karşısına gelir, oturur. Ters Uzamış adında bir bey ona baş kesmediğini, kan dökmediğini, aç doyurmadığını, burada ne aradığını sorar. Egrek, baş kesmenin, kan dökmenin hüner olduğunu öğrenince Kazan Han'dan akın diler. Kazan Han, kabul eder; üç yüzer verip gönderir. Bu akın sırasında esir düşer. Kardeşi Segrek, onu kurtarmaya gider. Kafirler, Egrek kardeşini tanımadığı için bir tuzak kurmak isterler. Segrek'in bir deli olduğunu, yoldan geçenlerin ekmeğine el uzattığını, bunun üstüne yürürse onu serbest bırakacaklarını söylerler. Egrek gidince bu kişinin kardeşi olduğunu öğrenir. Kafirleri yenerler, yurtlarına dönerler.

11- SALUR KAZAN'IN TUTSAK OLUP OĞLU URUZ'UN ÇIKARMASI
Tarabuzan Tekfuru Salur Kazan'a bir şahin gönderir. Salur Kazan şahincibaşına haber vererek ava çıkacağını söyler. Av sırasında şahin, Taman'ın Kalesine iner. Şahinin arkasından gittiği sırada Salur Kazan'ın uykusu gelir, 7 gün uyur. Taman, Salur Kazan'ın Oğuz beyi olduğunu öğrenince onu esir alır. Taman'ın eşinin isteği üzerine esir edildiği kuyudan çıkarılan Salur Kazan'dan kafirleri övmesi istenir, ama o övmez. Kardeşi ve oğlu olduğu için de öldürülemez. Oğlu Uruz, Salur Kazan'ı kurtarmaya gelir. Kazan ile oğlu savaştırılır ve Uruz babasını yaralar. Tam bu sırada Kazan Bey Uruz'a babası olduğunu açıklar. Uruz, babasının elini öper, yurtlarına dönerler.

12- İÇ OĞUZ DIŞ OĞUZ ASİ OLUP BEYREK'İN ÖLMESİ
Kazan 3 yılda bir İç ve Dış Oğuz beylerini toplar, helalini alır, nesi var nesi yoksa yağmalatırdı. Yine Kazan'ın evini yağmalattığı bir zaman Dış Oğuz beyleri gelmez, İç Oğuz beyleri yağma eder. Bunun üzerine Dış Oğuz beyleri Kazan'a düşman olur. Kılbaş adında bir bey Dış Oğuz beylerinden Aruz'un evine gider ve Dış Oğuz beylerinin Kazan Han'a kin beslediğini öğrenir. Kıbaş gittikten sonra Dış Oğuz beyleri yemin eder, Beyrek'in bu yemine katılmasını yoksa öldürüleceğini söylerler. Beyrek, kabul etmez,ancak Dış Oğuz beyleri de Beyrek'e kıyamaz. Aruz Bey, Beyrek'in sağ uyluğunu keser. Beyrek öleceğini anlayınca Kazan Han'a kanını yerde bırakmamasını vasiyet eder. Kazan Bey bunun üzerine İç Oğuz beylerini toplayarak Aruz'un evini yağmalar, kendisini öldürür. Kazan, Dış Oğuz beylerini affeder.
Başlık: Ynt: Hikayeler
Gönderen: Bozkurt88 - 27 Eylül 2016, 12:37:15
     Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri bir dizi ortaçağ öyküsünün kahramanlarıdır. Bu öykülerin oldukça ünlü olmasına karşın, Kral Arthur'un gerçekte kim olduğu bilinmez. Günümüzde tarih yazarlarının çoğu, Arthur'un MS 500'lerde İngiltere'deki kabilelerden birinin başkanı olduğu görüşündedir. Kral Arthur'un Sakson istilacılara karşı çok büyük bir orduyu yönettiği sanılmaktadır. 8. yüzyılda yaşayan ilk Galli tarihçilerden Nennius, Arthur'dan söz eden ilk yazardır. Arthur'un savaştığı Saksonlar, çoğunlukla İskandinav ülkelerinden ve Almanya'dan geldiler. Birbirini izleyen Sakson grupları, Kuzey Denizi'ni geçip, İngiltere'ye giderek Britonlar'a saldırdılar ve bu topraklarda yerleştiler. Saksonlar'dan kaçan Briton ve Kelt gruplarının bir bölümü İngiltere'nin batı ve güneybatısındaki, bugün Galler ve Cornwall olarak bilinen bölgeye, ötekilerse Manş Denizi'ni geçerek Fransa'nın Bretanya bölgesine yerleştiler. Galler, Cornwall ve Britanya'da Arthur hayranlıkla anıldığı için onunla ilgili öyküler kuşaktan kuşağa geçti. Her öykü, bir öncekinden daha olağanüstüydü. Sonunda, Arthur gelmiş geçmiş en büyük kahraman durumuna geldi; birçok yiğit şövalyenin karşısında saygıyla eğildiği büyük ve iyi bir kral olarak tarihe geçti.
     Arthur'un şatosu Camelot'un nerede olduğu hâlâ bir gizdir. İngiltere'de Camelot'un bulunduğu yer olduğu ileri sürülen altı değişik yöre vardır. Günümüzde Arthur'un kim olduğu ya da nerede yaşadığından çok İngiltere, Fransa ve hatta Almanya'daki köklü Kral Arthur öyküleri geleneği önem taşır. Nennius'un Arthur'dan ilk kez söz etmesinden sonraki 400 yıl boyunca Arthur hakkında başka bir şey yazılmadı. 12. yüzyılda Kral Arthur'la ilgili öyküler yaygınlaştı. İlk öyküler Latince yazılmıştı. Ama hemen sonra, ingiliz ve Fransız şairler, şiirlerinde Arthur'la ilgili öykülerden yararlandılar. 15. yüzyılda ingiliz yazar Thomas Malory, Arthur öykülerinin büyük bir bölümünü Arthur'un Ölümü (Morte d'Arthur; 1485) adlı kitabında topladı. 1948'de Türkçe'si de yayımlanan bu kitap, başlığının Fransızca olmasına karşın, İngilizce olarak kaleme alınmıştı ve 1485'te matbaada basılmış ilk İngilizce kitaplardan biriydi. 19. yüzyılda birçok insan ortaçağa ilgi duymaya başladı. Bir grup ünlü İngiliz şairi kendilerine göre yeniden yazdıkları Arthur öykülerinde Malory'nin kitabından esinlendiler. Bunların içinde belki de en çok tanınanı, Lord Alfred Tennyson'un The Idylls of the King (1859; "Kral Manzumeleri") adlı yapıtıdır. Alman besteci Richard Wagner de Arthur efsanelerinin kahramanlarını konu alan operalar yazdı. Parsifal, Tristram ve Isolde ile Lohengrin bunlar arasındadır. Kral Arthur'la ilgili çok sayıda çocuk kitabı da yazılmıştır.

     Kral Arthur Efsanesi
     Efsaneye göre Arthur henüz çocuk yaştayken Britonlar'ın kralı oldu. Babası Kral Uther Pendragon öldüğünde, şövalyeler kiliseye giderek, yeni bir kral bulmalarına yardımcı olması için Tanrı'ya yalvardılar. Kiliseden çıktıklarında kilise bahçesinde kocaman bir kaya gördüler ve kaya saplanmış bir kılıç vardı. Üzerinde altın harflerle kılıcı kim çekebilirse, onun kral olacağı yazılıydı. Bütün şövalyeler denedi, ama hiçbiri kılıcı yerinden kıpırdatamadı. Aylar sonra Kral'ın oğlu olduğunu sadece Merlin'in bildiği Arthur saplı olan kılıcı çekip çıkardı. Şövalyeler önce, henüz çocuk olan birinin kral olmasını istemediler. Ama Arthur bu efsanevi kılıcı kullanabilen tek kişi olduğu için kral oldu. Arthur daha sonra, İrlandalılar'ı yenmesi için yardım ettiği Carmalide kralının kızı Guinevere'yle evlendi. Arthur'un öğretmeni ve danışmanı, sihirbaz Merlin'in yaptığı yuvarlak masada her şövalyenin yeri vardı. Masa yuvarlak olduğu için hepsi eşit konumdaydı. En ünlü şövalyeler Sir Lancelot, Sir Gavvain, Sir Tristram, Sir Galahad ve Sir Perceval idi. Şövalyeler Camelot'tan çıkıp birçok serüvene at koşturdular; kötü şövalyeleri öldürüp, birçok güzel prensesi kurtardılar.
     Sir Lancelot şövalyelerin en güçlüsüydü. Kral Arthur'u kendisine başkaldıran yeğeni Sir Mordred öldürdü. Savaşta yenilen Mordred ölürken Arthur'u başından kılıçla yaraladı. Arthur kendisinin de ölmek üzere olduğunu biliyordu. Sihirli kılıcını göle atması için Sir Bedivere'e verdi. Gölün kraliçesinin Athur'a vermiş olduğu bu kılıç Arthur ölünce geri verilecekti. Sir Bedivere bu güzel kılıcı atmak istemedi, sakladı. Ama Arthur Sir Bedivere'i tekrar tekrar göle gönderdi. Üçüncüsünde Sir Bedivere kılıcı göle attı. Sudan bir el çıkıp, kılıcı yakaladı ve havada üç kez salladı. Sonra kılıç suda kayboldu. Bundan sonra siyah başlıklar giymiş üç peri kraliçesi Arthur'u almak için kayıkla geldi. Arthur'u, bir gün geri döneceğine inanılan sihirli Avlon Adası'na götürdüler.


İngilizler bilinen tarih boyunca hiç bir baltaya sap olamadıkları için ve Türk geçmişini ve tarihlerini kıskandıkları için Türklere unutturulan tarih metinlerine de sahip olduklarından bizim unuttuğumuz veya efsane kabul ettiğimiz tüm gerçekleri kendilerince değiştirerek kendilerine bir varoluş hikayesi uydurmuşlardır. UYDURMA olduğu için Arthur'un geçmişi bilinmiyor. Halbuki Türk liderlerin ve kağanların tüm geçmişi bilinmektedir. Varsayım üzerine tarih yazılamaz.

Konuya gelecek olursak; İngilizlerin Kral Arthur efsanesinin kökeni de AMANTUR Ata dediğimiz. Büyük ATA Oğuz Kağan'ın sağ kolu idi. (Bir diğer adı Börteçine) Aman vermeyen Türk anlamında bu lakabı bizzat Türk olmayan devletler tarafından konulmuştur. Bknz. OĞUZ KAĞAN DESTANI.

Camelot ise  bildiğimiz ÖTÜKEN dir. Kral Arthur'un mezarının Avalon'da olduğu iddia ediliyor. Avalon ise avalanı (avlan)'dır. Arthur adına ilk kez, 6. yüzyıla tarihlenen, erken dönem Kelt halk şiirlerinde rastlanılmıştır. Kral Arthur hakkındaki ilk öykülere ise Ortaçağ'da yazılmış romanslarda rastlanır. Kral Arthur efsanelerinde ejderha geçer. Oysa ejderha motifi Asya kökenlidir. Arthur efsanesi ile ilgili en önemli kaynak Monmouthlu Geoffrey'in 1136 yılında yazdığı Britanya Kralları Tarihi’dir. Arthur'un kökeni ise Batı’da hala bir tartışma konusudur. Tartışma konusu olan bir hikaye edebi dilde bildiğiniz üzere GERÇEK OLAMAZ. Arthur ismi Etrüsklerden geçmedir ve Etrüksler’de yeni keşiflere ve araştırmalara göre kesinlikle Türk’tür. Amantur ismi bugün hala Uygurlarda isim olarak kullanılmaktadır. Hatta Türkiye’de de soy ismi olarak kullanılmaktadır. (Bu hususta BİMER e yazarak Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğünden bilgi alabilirsiniz.)

Detaylı bilgi ve araştırma için Devlet Arşivleri Müdürlüğü'nden özel izin alarak 333.odada bulunan 1954 yılına ait Çin Halk Cumhuriyeti - Türkiye arasında imzalanan Uluslararası Gizlilik ve Tarihi Hazinelerin Korunması hakkındaki Antlaşma ile ilgili yeşil renkli kitap incelenebilir. (Çin'in Uygun bölgesinde bulunan Oğuz Kağan'ın mezarı -beyaz piramid- ve etrafındaki 16 adet küçük mezar -piramid- 'ın Türkiye'nin istek ve talebi ile korunmak amacıyla üzerinin toprak ile örtülmesi, hiç bir devletçe araştırma ve incelemeye izin verilmemesi hususundaki tüm detaylar  bulunmaktadır. İzin alamayanlar için Gazi Yaşargil'in hatıratları da okunabilir.)
Başlık: Hikayeler
Gönderen: Coulers79 - 05 Haziran 2017, 11:01:51
https://www.youtube.com/watch?v=ee5k2EsuZlY

İstanbul'un Fethinde Surlara Bayrağı Diken Kimmiş?